KANSER NEDİR ?KANSERİN ÇEŞİTLERİ NELERDİR ?KANSERİN TEDAVİLERİ VARMI?

0

 kanserhucre

Kelime anlamı olarak kanser, bir organ veya dokudaki hücrelerin düzensiz olarak bölünüp  çoğalmasıyla beliren kötü urlara denir. Genel anlamda ise kanser vücudumuzun çeşitli bölgelerindeki hücrelerin kontrolsüz çoğalması ile oluşan 100’den fazla hastalık grubudur. Çok çeşitli kanser tipleri olmasına rağmen, hepsi anormal hücrelerin kontrol dışı çoğalması ile başlar. Tedavi edilmez ise ciddi rahatsızlıklara, hatta ölüme dahi neden olabilir.

Kanser (cancer) terimi, tıbbın babası olarak bilinen Yunan fizikçi Hippocrates (MÖ 460-370) tarafından oluşturulmuştur. Hippocrates carcinos ve carcinoma terimlerini ülser oluşturan ve ülser oluşturmayan tümörler için kullanmıştır.

  Normal Bir Hücre Nasıl Kansere Dönüşür?
Bütün kanser tipleri vücudun temel yaşam ünitesi olan hücrelerimizden gelişirler. Kanseri anlamak için normal hücrelerin nasıl kansere dönüştüğünü bilmek faydalı olacaktır.
Vücudumuzdaki sağlıklı hücreler bölünebilme yeteneğine sahiptirler. Ancak, kas ve sinir hücrelerinde bu özellik bulunmaz. Ölen hücrelerin yenilenmesi ve yaralanan dokuların onarılması amacıyla bu yeteneklerini  kullanırlar. Yaşamın ilk yıllarında hücreler daha hızlı bölünürken, erişkin yaşlarda bu hız yavaşlar. Fakat hücrelerin bu yetenekleri sınırlıdır, sonsuz bölünemezler. Her hücrenin hayatı boyunca belli bir bölünebilme sayısı vardır. Sağlıklı bir ne kadar bölüneceğini bilir ve gerektiğinde ölmesini de bilir. Buna apoptosis yani hücrenin programlı ölümü denir. Normalde vücudun sağlıklı ve düzgün çalışması için hücrelerin büyümesi, bölünmesi ve daha çok hücre üretmesine gereksinim vardır. Bazen buna rağmen süreç doğru yoldan sapar, yeni hücrelere gerek olmadan hücreler bölünmeye devam eder. Bilincini kaybetmiş kanser hücreleri, kontrolsüz bölünmeye başlar ve çoğalırlar. Fazla hücrelerin kütleleri bir büyüklük veya tümör oluştururlar.
Hücrelerin merkezinde çekirdek içinde hücrenin ve organizmanın genetik bilgisinin saklandığı elektron mikroskopu ile de görüntülenebilen DNA olarak adlandırılan mikroskopik iplikçikler mevcuttur. DNA hücrenin normal fonksiyonlarını görmesi için gereklidir. Kanserli hücreler bu DNA iplikçiğindeki hasardan dolayı oluşur. Hücrenin normal yaşam siklusunda DNA hasarı olsa da hücre ya bunu onarır ya da ölür. Kanserli hücrelerde hasarlanmış DNA onarılamaz ve kontrolsüz çoğalma başlar. DNA çevresel etkenler (kimyasallar, virüsler, tütün ürünleri veya aşırı güneş ışını vs gibi) nedeniyle hasar görebilir.
Kanser hücreleri birikerek tümörleri oluştururlar. Tümörler iyi huylu veya kötü huylu olabilirler. İyi huylu tümörler kanser değildir. Bunlar sıklıkla alınırlar ve çoğu zaman tekrarlamazlar. İyi huylu tümörlerdeki hücreler vücudun diğer taraflarına yayılmazlar. En önemlisi iyi huylu tümörler nadiren hayatı tehdit ederler. Kötü huylu tümörler kanserdir. Kötü huylu tümörlerdeki hücreler anormaldirler ve kontrolsüz ve düzensiz bölünürler. Bu tümörler normal dokuları sıkıştırabilirler, içine sızabilirler ya da tahrip edebilirler. Eğer kanser hücreleri oluştukları tümörden ayrılırsa, kan ya da lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer bölgelerine gidebilirler. Gittikleri yerlerde tümör kolonileri oluşturur ve büyümeye devam ederler. Kanserin bu şekilde vücudun diğer bölgelerine yayılması olayına metastaz adı verilir.

 

Baş ve boyun kanserleri, erken teşhis edildiğinde tedavi edilebilen kanser türleri arasında yer almaktadır. Baş ve boyun kanserlerinin büyük çoğunluğu erken dönemde belirti verirler. Belirtiler erken fark edilip, doktor erken uyarılırsa, doktorun zamanında doğru teşhis koyması kolaylaştırılabilir.

Baş ve boyun kanserleri; ağız boşluğunu; dudaklar, yanakların iç kısmı, diş eti, damak, dil, ağız tabanı, burun delikleri derisi ve burun döşemesini, boğazın en üst kısmında görülen nazofarinks kanserlerini, sinüs olarak adlandırılan ve yüz kemikleri içinde burun çevresinde yer alan hava boşlukları içinde gelişen paranazal sinüs kanserlerini, burnun gerisini boğaza bağlayan alanda orofarinks kanserlerini, boğazın biraz daha alt kesiminde hipofarinks kanserlerini ve onun da altındaki alanda larinks kanserlerini, kulak kepçesi ve dış kulak yolu kanserlerini, bir de tükrük bezleri kanserlerini kapsar.

Sebepleri

Sigara içiciliği, tütün çiğnenmesi, alkolizm ve kötü beslenme baş ve boyun kanserlerinin başlıca nedenleridir. Uzun süreli güneş ışığına maruz kalma dudak kanseri ile ilişkilidir. Nazofarinks kanseri gibi bazı kanserlerin Epstein-Barr Virüsü gibi faktörlerle ilişkisi vardır. Genital bölgede bulunan ve cinsel ilişki ile geçtiği bilinen en yaygın hastalık olan Human Papilloma Virüs (HPV) baş ve boyun bölgesinde bulunan bazı kanserler ile de ilişkilidir. Son çalışmalar ağız kanserlerinin %25’inin, boğaz kanserlerinin ise %35’inin HPV ile bağlantılı olabileceğini bildirmektedir.

Baş ve boyun kanserleri 50 yaş üstünde ve erkeklerde daha sık görülür.

Belirtileri

Baş ve boyunun herhangi bir kesiminde şişlik (genellikle ağrısız ve gittikçe büyüyen tarzda), ağız içinde, dilde veya dudakta iyileşmeyen yaralar, ağızda uyuşukluk hissi, çiğnemede ve yutkunmada güçlük, devam eden ses kısıklığı veya seste değişiklik, nefes alma güçlüğü, devam eden burun tıkanıklığı veya burun kanaması, göz çevresinde şişlik veya çift görme, devam eden kulak ağrıları, kulak çınlaması veya işitme güçlüğü ve boyunda şişlik olabilir.

dudakTanı

İlgili uzman şikayetler doğrultusunda muayenesini yapar.

  • Ağız ve boğaz ayna ile muayene eldilir.
  • Burun ve boğaz endoskopi adı verilen bir aletle muayene edilir.
  • Şüpheli bölgeden patolojik inceleme için parça alınır (lokal veya genel anestezi gerekebilir). Bazen de biyopsi almadan önce radyolojik incelemeler gerekebilir (USG, BT veya MR).

tukruksonTedavi

Baş ve boyun kanserlerinin tedavisi genellikle multidisipliner çalışma gerektirir.

Baş ve boyun kanserleri için ilk seçenek cerrrahi tedavilerdir. Ancak, birçok baş ve boyun kanseri için ışın tedavisi (radyoterapi) de çok etkili bir seçenek oluşturmaktadır. Bugün larinks ve nazofarinks kanserlerinin tedavisinde ışın tedavisinin rolü gün geçtikçe artmaktadır. Kimi zaman tek ana yöntemle (cerrahi, ışın tedavisi veya ilaçla tedavi) ile tedavi yeterli olurken, kimi zaman daha etkili tedavi gerekmekte, bu nedenle bileşik tedaviler yapılabilmektedir.

Her hasta için tedavi protokolü değişebilir. Kanserin evresi, tipi, hastanın yaşı, cinsiyeti, vücut alışkanlığı ve fonksiyon durumu, hastanın sosyoekonomik durumu tedavi planlamada önemlidir.

Mide kaburgaların altında karnın üst bölgesinde yer alan içi boş büyük bir organdır. Yiyecekler ağızdan özefagus (yemek borusu) aracılığıyla mideye ulaşırlar. Midede yiyecekler sıvı hale dönerler. Sıvı hale gelmiş yiyecekler ince bağırsaklara hareket ederler ve oradan da diğer sindirim aşamalarına devam edilir. Mide kanseri hızlı seyreden ve yayılan bir kanser türüdür. Genellikle bir ülser şeklinde başlar. Mide kanseri çevre organ ve lenf bezlerini etkileyebilir. Direk komşulukla, lenfatik yolla, kan yoluyla ve karın içinde ekim yoluyla yayılabilir. Mide tümörü, midenin dış tabakasının içinden büyüyerek pankreas, özefagus veya bağırsak gibi çevre organların içine doğru uzanabilir. Mide kanseri hücreleri kan yoluyla karaciğer, akciğerler ve diğer organlara yayılabilir. Kanser hücreleri ayrıca lenfatik sistem aracılığıyla vücuttaki tüm lenf bezlerine yayılabilir. Mide kanserine dünyanın her bölgesinde rastlanmakla beraber bazı bölgelerde daha sıktır. Japonya, Malezya, Şili, İzlanda bu bölgelerden bazılarıdır. Birçok ülkede erkeklerde kadınlara oranla iki kat daha fazla görülür. En sık görüldüğü yaşlar 50-60’lı yaşlardır. Ayrıca düşük sosyoekonomik düzeyli toplumlarda sıklık yükselir. Dünyada kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer almaktadır. ABD’de yemek alışkanlıklarında ve çevresel faktörlerdeki düzenlemeler ile yedinci sıraya düşmüştür. Özellikle Japonya’da mide kanserine bağlı ölüm oranları gerek erken tarama ve gerekse halkın bu konudaki duyarlı olması nedeniyle çok azalmıştır. Beslenme alışkanlığında tuzlu ve tütsülenmiş yiyeceklerin yer alması nedeniyle mide kanseri Japonya’da yüksektir.

Risk Faktörleri :

Mide kanserinin tam sebebi bilinmemektedir. Mide kanseri için kabul gören risk etkenleri şunlardır:

Yaş: Mide kanserli hastaların çoğu 72 yaş veya üzerindedir.

Cinsiyet: Erkeklerde kadınlara göre daha fazla gelişmektedir.

Irk: Asya ve Afrika toplumunda Amerikan toplumuna göre daha fazla görülmektedir.

Diyet: Risk faktörleri arasında en çok araştırılmış olan diyettir. Tütsülenmiş, tuzlanmış, turşuya basılmış veya aşırı tuzlu yiyeceklerden zengin yiyecekleri yiyenlerde mide kanseri gelişme riski artmaktadır. Diğer taraftan taze sebze meyvelerin yenilmesi, yüksek doz C vitamini alımı, sarımsak, yeşil çay bu hastalığa karşı koruyucu olabilmektedir.

Helikobakter pilori (HP) infeksiyonu: HP genelde midede yaşayan bir bakteri çeşididir. HP infeksiyonu mide iltihabı, mide ülseri ve mide kanseri riskini artırmaktadır, fakat bu bakteriyle enfekte olan kişilerin sadece çok küçük bir kısmında mide kanseri gelişir. HP infeksiyonuna karşı antikorların varlığında mide kanseri riskinin 6 kat artığı tespit edilmiştir. İnfeksiyon, kanser riskini artırmasına rağmen, kanser bulaşıcı değildir. Mide kanserli bir kişiden bu hastalığı kapmazsınız.

Sigara: Sigara içenlerde içmeyenlere göre mide kanseri gelişme riski daha fazladır.

Belli sağlık problemleri: Midede iltihaba ve diğer problemlere sebep olan durumlar da mide kanserine sebep olabilir:

Geçirilmiş mide ameliyatı

Kronik atrofik gastrit (mide yüzeyinin uzun süreli iltihabı)

Pernisiyöz anemi (mideyi etkileyen ve vitamin B12’nin emilim bozukluğuyla giden bir kan hastalığı)

Adenomatöz polipler ve ailesel polipler

Aile hikayesi: Mide kanserinin nadir türü ailesel geçişlidir.

Diğer faktörler arasında; radyasyon, aflatoksin, A kan grubu ve Epstein-Barr virüsü infeksiyonları da sayılabilir.

Bilinen risk faktörlerinin çoğunu taşıyan kişilerde mide kanseri gelişmeyebilir. Örneğin; birçok kişinin midesinde H. pilori bakterisi vardır, fakat hiç mide kanseri gelişmez. Diğer taraftan bilinen risk faktörü olmayanlarda bazen bu hastalık ortaya çıkabilmektedir. Eğer risk taşıdığınızı düşünüyorsanız doktorunuzla görüşmelisiniz. Doktorunuz risklerinizi azaltmaya yönelik önerilerde bulunabilir veya gerekiyorsa tarama yapılabilir.

Belirtiler

Mide tümörlerinin tipi ne olursa olsun klinik özellikleri ve tanısal açıdan benzerlik gösterirler. Mide kanseri genellikle sinsi seyirli bir hastalıktır. Genellikle oldukça geç belirti verir ve belirtiler hastalığa özgü değildir. Karında mide bölgesinde belirli-belirsiz bir rahatsızlık hissi en sık başlangıç belirtidir. Hastalığın ileri evrelerinde en sık belirtiler kilo kaybı ve karın ağrısıdır. İştahsızlık, halsizlik, yutma güçlüğü, bulantı, kusma, midede dolgunluk ve şişkinlik hissi diğer belirtilerdir. Kan tükürme sık rastlanan belirti değildir fakat gizli kanama sıktır. Hastaların bir kısmı karaciğer büyümesi, karında sıvı birikmesi veya sarılık gibi ilerlemiş hastalık bulguları ile karşımıza çıkarlar. İleri evrelerde sol köprücük kemiği üstü lenf bezi büyümesi ele gelebilir. Bu belirtiler çoğunlukla kanser dışı nedenlere bağlıdır. Ülser, gastrit ve infeksiyon gibi diğer sağlık problemleri aynı belirtilere sebep olabilir. Bu tür şikayetleriniz varsa bir doktor yardımı almalısınız.

Tanı

Mide kanserinde temel tanı aracı üst gastrointestinal endoskopidir. Bu yöntemle mide iç yüzeyi tamamen görülür ve şüpheli alanlardan biyopsi alınarak tanı konulur. Endoskopi ve biyopsi ile mide karsinomlarının %95’den fazlası tanımlanabilir. Tanı kesinleştikten sonra hastalığın derecesinin belirlenmesi için bilgisayarlı tomografi, magnetik rezonans, abdominal ultrasonografi ve endosonografi hastalığın yaygınlığını gösterme açısından yararlıdırlar. Diğer bir yöntem de laparaskopidir (genel anestezi altında ışıklı bir kamera ile karın içerisine bakılması).

Evreleme

Doktorunuz en iyi tedaviyi planlamak için hastalığınızın yaygınlığını bilmek ister. Evreleme tümörün çevre dokulara yayılımı, eğer sıçramış ise vücudun hangi kısımlarına yayıldığı esaslarına göre yapılır. Mide kanseri; lenf bezleri, karaciğer, pankreas ve diğer organlara yayılabilir. Doktorlar bu alanları kontrol etmek için bazı testler isterler:

Kan testleri: Kansızlığı kontrol etmek için tam kan sayımı istenir. Kan testleri ayrıca karaciğerinizin iyi çalışıp çalışmadığını gösterebilirler.

Akciğer filmi: X-ışını cihazı ile akciğerlerinizin görüntüsü alınır. Doktorunuz daha sonra bu görüntüleri bir film üzerinde değerlendirebilir. Akciğerlerinizdeki tümörler görüntülenebilir. Bilgisayar tomografi: Bilgisayara bağlı x-ışını cihazı ile organlarınızın ayrıntılı seri görüntüleri alınır. Kontrast madde enjeksiyonu alabilirsiniz. Kontrast madde anormal bölgelerin daha kolay görülmesini sağlar. Karaciğer, pankreas veya vücudunuzun başka kısımlarındaki tümörler bilgisayarlı tomografide gösterilebilir.

Endoskopik ultrasonografi: Endoskop adı verilen ince ve ışıklı uzun bir tüp boğazınızdan geçirilir. Tüpün ucundaki cihaz insanların duyamadığı ses dalgalarını gönderir. Gönderilen dalgalar mide içindeki organlardan veya diğer organlardan yansırlar.

Laparoskopi: Bir cerrah karnınızda küçük kesikler yapar. Cerrah, laparoskop adı verilen ince ve ışıklı tüpü içeriye gönderir. Cerrah, biyopsi için lenf bezlerini veya doku örneklerini alır.

Bazen de tümör ve yanındaki lenf bezleri alınmadan evreleme tamamlanamaz.

Mide kanserinin evreleri:

Evre 0: Kanser midenin sadece iç tabakasında bulunur. Bu karsinoma in situ olarak tanımlanır.

Evre I: Aşağıdakilerden herhangi birinin olması durumunda:

-Tümör sadece submukoza tabakasına kadar yayılmıştır. Kanser hücreleri 6’ya kadar lenf bezinde bulunabilir.

-Tümör kas tabakası veya subserozaya yayılmıştır. Kanser hücreleri lenf bezlerine veya diğer organlara yayılmamıştır.

Evre II: Aşağıdakilerden herhangi birinin olması durumunda:

-Tümör sadece submukozadadır. Kanser hücreleri 7-15 lenf bezine yayılmıştır.

-Tümör kas tabakası veya subserozaya yayılmıştır. Kanser hücreleri 1-6 lenf bezine yayılmıştır.

-Tümör midenin dış tabakasını delip geçmiştir. Kanser hücreleri lenf bezlerine veya diğer organlara yayılmamıştır.

Evre III: Aşağıdakilerden herhangi birinin olması durumunda:

-Tümör kas tabakası veya subserozaya yayılmıştır. Kanser hücreleri 7-15 lenf bezinde bulunmaktadır.

-Tümör midenin dış tabakasını delip geçmiştir. Kanser hücreleri 1-15 lenf bezine yayılmıştır.

-Tümör karaciğer veya dalak gibi yakınındaki organlara sıçramıştır. Kanser hücreleri lenf bezlerine veya uzak organlara yayılmamıştır.

Evre IV: Aşağıdakilerden herhangi birinin olması durumunda:

-Kanser hücreleri 15’den fazla lenf bezine yayılmıştır.

-Tümör çevre organlara ve en az 1 lenf bezine yayılmıştır.

-Kanser hücreleri uzak organlara yayılmıştır.

Nüks (tekrarlayan) kanser: Kanserin tedavi edildikten belli bir süre sonra tekrar ortaya çıkmasıdır. Midede veya vücudun herhangi bir başka kısmında tekrarlayabilir.

 Tedavi Yöntemleri

Mide kanserini tedavi eden uzmanlar; medikal onkologlar, gastroenterologlar, cerrahlar ve radyasyon onkologlarıdır. Tedavi seçiminiz genelde tümörün büyüklüğü ve yerleşim yerine, hastalığın evresine ve genel sağlık durumunuza bağlıdır. Mide kanserinin tedavisi cerrahi, kemoterapi veya radyoterapiden oluşur. Birçok kişiye birden fazla tedavi çeşidi uygulanır.Tedaviniz başlamadan önce doktorunuza şu soruları sorabilirsiniz:

Kanserim hangi evrede?

Tedavi seçeneklerim hangileri? Siz bana hangisini öneriyorsunuz? Niçin?

Benim için bir klinik çalışma uygun bir seçim olabilir mi?

Birden fazla tedavi alternatifim var mı?

Verilebilecek tedavi seçeneklerinin her birinden beklenen faydalar nelerdir?

Her bir tedavinin riskleri ve muhtemel yan etkileri nelerdir? Yan etkileri kontrol edebilmek için neler yapabiliriz? Tedavi sırasında kendimi korumak için nelere dikkat etmeliyim?

Tedavi normal yaşamımı nasıl etkileyecek? Yemek yeme problemi veya diğer problemlerle karşılaşacak mıyım?

Eğer bu problemlerle karşılaşırsam kiminle görüşmeliyim?

Tedavi maliyeti ne kadar olacak? Sağlık güvencem karşılayacak mı?

Ne sıklıkla kontrol gerekecek?

Cerrahi: Mide kanserinin temel tedavisi cerrahidir. Uygulanacak cerrahi yöntem kanserin yerine, bölgesel yayılımı olup olmadığına ve uzak yayılımı olup olmadığına göre planlanır. Mide kanseri için uygulanacak ameliyat için genellikle göbek üstü orta hat kesisi daha uygun olmaktadır. Yemek borusu alt kısmı ve mide girişindeki tümörlerde bazen göğüs kafesinin açılması gerekebilir. Uygulanacak cerrahi yöntem gastrektomidir (Midenin çıkarılması). İki çeşit mide kanseri cerrahisi vardır: Kısmi gastrektomide kanserli midenin bir kısmı alınır. Cerrah ayrıca yemek borusunun ve ince bağırsağın bir kısmını da alabilir. Yakın lenf bezleri ve diğer dokular da alınabilir. En sık tümör midenin son üçte birlik kısmında görülür. Bu durumda midenin son kısmının çıkarılması yeterli olur. Total gastrektomide midenin tamamı, çevre lenf bezleri, yemek borusu ve ince bağırsağın kısımları ve tümöre komşu diğer dokular çıkarılır. Daha sonra cerrah yemek borusunu direk ince bağırsağa bağlar. Cerrah bağırsaktan yeni bir mide yapar. Bu operasyona dalağın alınması işlemi de eklenebilir. Ortada veya üst üçte birlik kısımda yerleşen tümörlerde midenin tamamen çıkarılması daha uygundur. Cerrahi sonrası iyileşme süresi kişiden kişiye farklılık gösterir. İlk birkaç gün için rahatsız olabilirsiniz. İlaçlar ağrılarınızı kontrol etmeye yardımcı olabilir. Ameliyat öncesi doktorunuz veya hemşirenizle ağrıların azaltılmasının nasıl olacağını konuşabilirsiniz. Mide ameliyatı geçirenlerin çoğu belli bir süre kendilerini halsiz ve yorgun hissedebilirler. Ameliyat kabızlık veya ishale de sebep olabilir. Bu belirtiler diyet değişiklikleri ve ilaçlarla kontrol altına alınabilirler. Sağlık ekibiniz tedavi gerektirebilecek kanama, infeksiyon veya diğer problemler açısından sizi yakın takip edecektir.

Ameliyat hakkında doktorunuza şu soruları sorabilirsiniz:

Hangi ameliyat çeşidini bana öneriyorsunuz?

Lenf bezlerini veya diğer dokuları alacak mısınız? Niçin?

Ameliyat sonrası kendimi nasıl hissedeceğim?

Özel bir diyete ihtiyacım olacak mı?

Eğer ağrım olursa, onu nasıl kontrol edeceksiniz?

Hastanede ne kadar kalacağım?

Yemek yeme problemlerim olacak mı? Beslenme tüpüne ihtiyacım var mı? Eğer olursa ne kadar süre gerekecek? Ona nasıl dikkat etmeliyim? Eğer bir problemim olursa kim bana yardımcı olacak?

Geç dönem yan etkileri olacak mı?

Kemoterapi ve Radyoterapi: Kemoterapi ilaçlar kullanılarak kanser hücrelerinin öldürülmesidir. İlaçlar kan dolaşımına girerek vücudun bütün kısımlarındaki kanser hücrelerini etkileyebilirler. Hastaların çoğu kemoterapiyi ameliyattan sonra alır. Işın tedavisi kemoterapi ile birlikte verilebilir. Mide kanserindeki kanser ilaçları genelde damar yolu ile verilir. Fakat bazı ilaçlar ağızdan verilebilir. Tedavi genelde hastanenin ayaktan tedavi bölümünde (kemoterapi ünitesi), doktor ofisinde veya evde alınır. Bazı hastaların tedavi sırasında hastanede kalmaları gerekir. Kemoterapinin yan etkileri genelde bazı ilaçlara ve dozlarına bağlıdır. İlaçlar kanser hücrelerini ve diğer hızlı çoğalan hücreleri etkilerler.

Kemoterapi hakkında doktorunuza şu soruları sorabilirsiniz:

Bu tedaviyi niçin almalıyım?

Hangi ilaç veya ilaçları alacağım?

Bu ilaçlar nasıl etkilerini gösterecek?

Tedavi ne zaman başlayacak ve ne zaman sona erecek?

Mide kanserinde operasyon sonrası uygulanan kemoterapi ve radyoterapinin etkileri sınırlıdır. Tedavi hastanın yaşına, genel durumuna, ek hastalığı olup olmadığına, çıkan patoloji sonucu ve operasyon bulgularının sonucuna göre belirlenir.

Radyoterapiye başlamadan önce doktorunuza şu soruları sorabilirsiniz:

Bu tedavi niçin gereklidir?

Tedavi ne zaman başlayacak ve sona erecek?

Tedavi sırasında kendimi nasıl hissedeceğim?

Radyoterapinin etkili olduğunu nasıl anlayacağız?

Uzun dönem yan etkileri var mı?

Tam temizleyici cerrahi işlemlerden sonra genel olarak 5 yıl yaşama olasılığı %25 dolayındadır. Mide kanserinde yaşam süresini etkileyen en önemli faktör uzak veya karın içi yayılımın olup olmadığıdır. Bu bulgular var ise beklenen yaşam süresi 6-12 ay dolaylarındadır. Erken tespit edilmiş kanserde ise 5 yıllık yaşam %95’in üzerinde olabilmektedir.

Korunma

Beslenme alışkanlığımızı düzenlemek, taze meyve ve sebze tüketmek, tütsülenmiş gıdalardan ve alkol- sigaradan uzak durmak, mide kanseri gibi pek çok kanser türü için koruyucudur. Korumak ve korunmak hastalığı tedavi etmekten daha kolaydır.

rahimagizikanseriServiks kanseri önlenebilir bir hastalıktır. Smear/Pap-smear testiyle tarama sayesinde erken tanı ve etkin bir tedavi mümkündür.

Dünya Çapında Bir Sorun Dünyanın her tarafında kadınlar serviks kanserinden rahatsızdır. Dünya ölçeğinde 45 yaş altı kadınlarda en sık görülen 2. kanser türü, meme ve akciğer kanserinden sonra kanserden ölümlerin önde gelen 3. nedenidir. Dünya çapında 2 dakikada bir, bir kadın serviks kanserinden ölmektedir. Tarama programları, serviks kanserinin azalmasında önemli bir etkiye sahip olmasına rağmen hala kadınlar serviks kanseri nedeniyle ölmektedir. Serviks kanseri Türkiye’de en sık görülen 8. kanser türüdür.

Serviksin Rolü Serviks(rahim ağzı), rahimin vajene açılan dar boynudur. Serviks, aynı zamanda enfeksiyonların rahme ulaşmasını engellemeye yardımcı, önemli bir bariyer görevi de görmektedir. Gebelik sırasında serviks, bebeği rahim (uterus) içinde tutmaya yardımcı olmak için sıkıca kapalı durumda kalır. Bebek doğmaya hazır olduğunda serviks yaklaşık 10 cm açılarak bebeğin geçmesine izin verir.

Serviks Kanseri Nedir? Serviks hücreleri anormalleşip kontrolsüz bir şekilde büyümeye başladığında serviks kanseri oluşmaktadır.

Serviks Kanserinin Nedeni? Serviks kanserinin nedeni, insan papillomavirüsüdür (HPV). Yaklaşık 100 HPV tipi mevcuttur. Çoğu düşük riskli tipler olup ancak göz ardı edilebilir bir serviks kanserine yol açma riskine sahiptir. Ancak yüksek riskli tipleri serviks kanserine yol açabilen anormal hücrelerin gelişmesine neden olabilmektedir. Gerçekten serviks kanseri olgularının çoğuna iki tip HPV (HPV 16 ve 18) neden olmaktadır. Serviks kanseri olgularının aşağı yukarı % 70’inde bu iki tip bulunmuştur.

Risk Faktörleri

Serviks kanserine yol açan bazı risk faktörlerinden kaçınmak mümkündür.

HPV (human papilloma virüs insan papilloma virüs); 80 den fazla HPV virüsü serviks kanseri için risk faktörü oluşturmaktadır. Yaklaşık olarak 80 kadarı cinsel yolla bulaşarak serviksi enfekte eder. Bu enfeksiyonların yaklaşık yarısı, serviks kanseri ile ilişkilidir. HPV’ in genital siğillerin %90’ ına ve serviks kanserlerinin %70’ ine neden olan iki tipine karşı bir aşı geliştirilmiştir. Bu aşının en az beş yıl süre ile HPV enfeksiyonlarına karşı koruma sağladığı kanıtlanmıştır. Korumanın ne kadar süreceği de halen araştırılmaktadır .

Cinsel Öykü; HPV esas olarak cinsel yolla bulaşmaktadır. Cinsel hayata erken başlayan ve çok partner değiştiren kadınlarda serviks kanseri riski artmaktadır. Doğum kontrol yöntemleri ya da spermleri öldüren jeller korunmada önerilebilir. 7 veya daha fazla hamilelik geçiren kadınlarda serviks kanseri riski fazladır.

Doğum Kontrol Hapları; 5 yıldan uzun süre doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda da serviks kanseri riski artmaktadır.

Tarama; Düzenli jinekolojik muayene ve Pap-smear testi serviks kanserinden korunmada yardımcıdır. Serviksdeki değişiklikler, Pap-smear testi ile tespit edilerek kanser gelişmeden tedavi edilebilir. Düzenli Pap-smear testi yaptırmayan kadınlarda serviks kanseri riski artmaktadır.

Sigara: Sigara içmek serviks kanseri riskini artırır.

Diyet: Bazı çalışmalar vitamin ve minerallerin serviks kanseri riskini azalttığını göstermekle birlikte bu henüz kanıtlanmamıştır. Serviks kanseri için risk faktörlerini bilmek onlardan kaçınmada ve korunmada da yardımcı olacaktır. HPV enfeksiyonu çok yaygın olduğundan ve her yaşta görülebileceğinden, cinsel olarak aktif olan kadınlar hayatları boyunca bu riskle karşı karşıya kalabilirler. Eğer HPV ile karşılaştıysanız ve enfeksiyonu geçirip iyileştiyseniz, yine de bu virüse karşı bağışıklık kazanmış olmayabilirsiniz.

Bunun iki nedeni vardır:

Bağışıklık sisteminiz uzun süreli koruma sağlayacak kadar ‘kuvvetli’ olmayabilir. Eğer vücudunuz enfeksiyona karşı kuvvetli bir cevap veremediyse, aynı HPV tipi ile tekrar enfeksiyon riski ile karşılaşabilirsiniz.

HPV virüsü için bağışıklık cevabınız çok spesifiktir. Bağışıklık sisteminiz virüs ile savaştığında, virüsün özellikle o tipine karşı bağışıklık oluşturur. Bu nedenle çok fazla grip olmaktasınız; bütün grip virüslerine karşı bağışık olamazsınız. HPV ile de durum aynıdır. HPV’ nin bir tipine çok kuvvetli bir bağışık yanıt verseniz de, diğer tip enfeksiyonuna karşı sizi koruyamayacaktır.

 Virüs Nasıl Yayılmaktadır?

HPV oldukça yaygındır, cinsel temasla kolayca geçebilmektedir. Gerçekte cinsel yönden aktif kadınların % 80’e varan bölümü yaşamlarının bir anında, bir HPV virüs tipiyle enfekte olmaktadır. HPV virüslerini aldığımızın farkında olmasak bile bağışıklık sistemimiz HPV enfeksiyonlarını savaşarak uzaklaştırabilmektedir.. Ancak bazen yüksek riskli virüs tipleri servikste kalmakta ve zamanla serviks kanserinin gelişmesine neden olabilmektedir.

Kanser Öncülü Lezyonlar

Anormal Hücreler Nelerdir?

Bazen Pap-smear testi sonuçları bazı serviks hücrelerinizin anormal göründüğünü saptayabilir. Paniğe kapılmayın! Bu, hücrelerin şekil, büyüklük veya düzenlenmelerinin değiştiği anlamına gelir. Kendiliğinden kanserli oldukları anlamı taşımaz. Anormal Pap-smear testi sonuçlarına yol açabilen birçok serviks iltihabı nedeni vardır.

Örneğin:

Yakın zamanlı cinsel aktivite

Vajinal duş

Herpes (uçuk) gibi cinsel yolla bulaşanları da içeren maya enfeksiyonları veya başka enfeksiyonlar

Gebelik, düşük

İlaçlar

Hormonal değişiklikler

Genital siğillere neden olan HPV tipleri

Pap-smear testi sonuçları size anormal hücreler veya hücresel değişiklikler olduğunu bildirilebilir: Bu ‘bir anormal sonuçtur.’ Laboratuvarın ileri araştırmayı gerektiren bazı hücresel değişiklikleri ayırt ettiği anlamına gelir. Hücresel değişikliklerin tümü acilen tedavi edilmeniz anlamına gelmez. Bazıları tedavi gerektirmeden kaybolabilir. Değişikliklerin derecesine bağlı olarak bir Pap-smear testi veya kolposkopi istenebilir. Kadınların küçük bir bölümünde, birincisinin yetersiz olduğu düşünüldüğünden, ikinci bir Pap-smear testi istenir. Bu, laboratuvarın lam üzerindeki hücreleri tam ve doğru değerlendiremediği anlamını taşır. Bunun nedeni, kan hücrelerinin diğer hücreleri maskelemesi veya hücre örneklerinin çok kalın veya ince sürülmesi olabilir. Size Pap-smear testi sonucunuzun “sınırda” olduğu söylenebilir. Bu, hücresel değişiklerin görüldüğü, ancak değişikliklerin normale çok yakın olduğu ve genellikle kendiliğinden normale dönebileceğini göstermektedir. Ancak, emin olmak için hekiminizin belirteceği bir süre sonra tekrar kontrol yaptırmanız gerekmektedir. Pap-smear testi sonucunuz anormalse, doktorunuz bu hücreler hakkında daha fazla bilgi edinmenize yardımcı olacaktır.

Kanser Öncülü Hücreler Nelerdir?

Bu anormal hücreler, normal hücrelerden farklı yapıda kanserleşme potansiyeline sahip olan hücrelerdir. Bu nedenle kanser öncülü hücreler denmektedir. Ancak, gerileyebilir ve normale dönebilir. Kanser öncülü serviks hücreleri, kanser olduğunuz anlamına gelmemektedir. Kanser öncülü hücre kümelerine genellikle lezyon denir ve bunlar gelişmenin evresine göre hafiften şiddetliye göre derecelendirilir.

Doktorunuz lezyonları, Servikal İntraepitelyal Neoplazi (CIN) olarak adlandırabilir ve hafiften (CIN1) şiddetliye (CIN3) doğru derecelendirir.

CIN ölçeğinin özeti: CIN1: Bu sonuca sahip kadınların yarısından fazlasında anormal hücreler zamanla kendiliğinden kaybolduğundan tedaviye gerek duyulmayacaktır.

CIN2: CIN2 olarak sınıflandırılan anormal hücrelerin, ilerleme olasılığı daha yüksektir. Bu nedenle anormal alan ortadan kaldırılarak serviks kanser gelişimi riski azaltılacaktır.

CIN3: CIN3 olarak sınıflandırılan anormal hücrelerin ilerlemesi olasıdır. Bu sonuca sahip kadınların tümüne tedavi önerilir. Böylece serviks kanseri gelişme olasılıklarını azaltmak için anormal alan ortadan kaldırılabilir.

Kanser Öncülü Lezyonların Tedavisi; Doktorunuz anormal lezyonlara sahip olduğunuz ve ilave tedaviye gerek duyduğunuzu saptarsa, birçok tedavi yöntemi mevcuttur. Bu tedavilerin çoğu, muayenehane veya hastanede, kadın-doğum polikliniğinde uygulanmaktadır. Gerekirse lokal anestezi kullanılacağından bu tedavi metodları size acı vermeyecektir.

Kriyoterapi: Bu yöntemde küçük bir metal plaka donma derecelerine kadar soğutulur ve daha sonra anormal hücrelerin bulunduğu alana yerleştirilerek anormal hücreler yok edilir.

LEEP ( Loop Electrosurgical Excision Procedure [Elektrocerrahi Lupla Eksizyon İşlemi]) Halen en çok kullanılan basit bir tedavi yöntemi olup anormal hücreleri yok etmek için ısıtılmış bir ince tel halka kullanılır.

Konizasyon: Anormal hücreleri yok etmek için serviksten koni şeklinde bir doku parçası çıkartılır.

Lazer tedavisi: Anormal hücreleri yakıp yok etmek için lazer kullanılır.

En iyi tedavinin belirlenmesi için doktorlarınızın görüşlerini dinlemeli ve seçenekleri tartışmalısınız.

Farklı Serviks Kanseri Tipleri

Kanserin tipine bağlı olarak doktorunuz durumunuzu tanımlamak için adenokarsinom ve yassı epitel hücreli karsinom gibi invaziv kanserler dahil çeşitli terimler kullanabilir. Adenokarsinom; saptanması zor, daha nadir olan göreceli agresif serviks kanseri tipidir. Düzenli aralıklarla Pap-smear testinden geçen ve olası tedavilere uyan kadınların çoğu, başlıca HPV tip 18 ve tip 16’nın neden olduğu serviks kanserine karşı iyi bir korunma sağladıklarından emin olacaktır. Serviksin dış yüzeyinde oluşma yerine, adenokarsinomlar genellikle serviksin iç yüzeyinde oluşmaktadır. PAP testleri serviksin dış yüzeyindeki hücre örneklerini kullanmaktadır. Bu nedenle adenokarsinom tanısı konduğunda, kanserin daha ileri evrede olma potansiyeli mevcuttur. Özellikle genç kadınlarda HPV’nin kansere neden olan 16, 18, 45 ve 31 gibi tipleriyle daha fazla adenokarsinom oluşmaktadır                                                                                                     Serviks Kanserinden Korunma

Bir kişinin kansere yakalanma olasılığını artıran faktörlere, risk faktörleri, buna karşın kanser gelişim riskini azaltan faktörlerse koruyucu faktörler denir. Genetik faktörler gibi bazı risk faktörlerinin ortadan kaldırılması mümkün değilken diyet, sigara gibi bazı risk faktörlerinin önlenmesi mümkündür. Kanserden korunma önlenebilir risk faktörlerinin azaltılıp, koruyucu faktörlerin artırılarak kanser gelişim riskinin azaltılmasıdır. Pap-smear testi ile serviks kanseri riski oldukça azalmıştır.

Pap-smear testinin Önemi

Pap-smear testi neleri gerektirir? Pap-smear testi serviksinizden bir sürüntü almayı gerektirir. Bu test, bir spatül veya özel bir fırça kullanarak serviksinizin yüzeyinden nazikçe birkaç hücre alacak bir sağlık personelini gerektirir. Alınan bu örnekler daha sonra olası erken anormallikler açısından mikroskop altında incelenir. Anormallikler saptandığında sizle hemen temasa geçilecek, ileri testler ve olası tedavi için önerilerde bulunulacaktır.

Ne sıklıkla Pap-smear testinden geçmem gerekir ?

Düzenli aralıklarla test yaptırmanız önemlidir. Ulusal serviks kanseri tarama standartlarına göre 30 yaşından sonra her 5 yılda bir Pap-smear testi yaptırmanız önerilir. Testler kanseri erken evrede yakalanmış olduğundan birçok yaşam kurtulmuştur. O halde ne yaparsanız yapın Pap-smear test randevunuzu anımsayın. Düzenli testler kendinizi korumanıza yardımcı olacaktır.

Anormal Pap-smear testi sonuçları ve araştırmalar Anormal Pap-smear test sonucu oldukça sık görülmekte olup, serviks kanseri olduğunuz anlamı taşımaz. Hücrelerinizdeki değişiklikler hafif derecede ise doktorunuz yalnızca Pap-smear testinin tekrarlanmasını önerebilir. Bir anormallik varsa, tedavi önerebilir. Daha sonra, Pap-smear testini tekrarlayabilir. Çünkü hafif derecede hücresel değişiklikler sıklıkla kendi kendilerine iyileşmektedir. Birkaç ay sonra hâlâ anormal hücreler mevcutsa doktorunuz sizi daha fazla izleyecektir.

syolu  Bu kanserler gerek tanı gerekse tedavi açısından oldukça problem yaratmaktadırlar. Son yıllarda safra kesesi kanserlerinden daha sık görülmektedir. Ülseratif kolit ve klonorşis (Asya ülkelerinde bulunan bir parazit) gibi hastalıklara eşlik edebilmektedir. %40 olguda beraberinde safra taşı tespit edilmiştir. Erkeklerde daha fazla ve 50–70 yaş grubunda görülmektedir. Otopsi serilerinde insidans %0,1–0,2 olarak verilmektedir.

Belirtiler:

Karakteristik erken bulgu söz konusu değildir. Epigastrik rahatsızlık (dispepsi), ağrı, iştahsızlık, kilo kaybı ve tıkanma sarılığına bağlı kaşıntı hastalığın ilerleyen dönemlerinde gelişmektedir. Tümör kanalın distalinde yerleşmiş ise safra kesesi palpe edilebilir. Hastaların büyük kısmı tanı konulduktan 3 ile 6 ay sonra ölmektedirler. Ölüm safra yollarının tıkanması ve kolanjit sonrası karaciğer yetersizliğinden olmaktadır.

Tanı:

Bilirubin seviyesi kısmi tıkanma olsa bile yükselmektedir. Alkalifosfataz %59 olguda yükselmiştir. Ultrasonografi ve tomografide genişlemiş intrahepatik safra kanalları görülmektedir. Ekstrahepatik kanallar ve safra kesesi kolabe (boş) olarak görülürse proksimal bilier tümörden (Klatskin tümörü) şüphe edilmelidir. Yine tanıda tümörün seviyesinin tespiti için perkütan transhepatik kolanjiografi (PTK) ve ERCP yapılmalıdır. ERCP ile tümör proksimaline kateter yerleştirilerek palyatif tedavi sağlamak da mümkündür.

Tedavi:

Erken evredeki hastalar ameliyat edilirler. İlaç ve ışın tedavisinin faydası azdır.

safraSafra kesesi kastan yapılmış armut biçimimde bir torbadır ve karaciğerin altında bulunur. Karaciğerin yaptığı safra küçük kanalcıklarda toplanır ve ana safra kanalına dökülür. Safra kanalı aşağıya onikiparmak bağırsağına varmadan yan tarafa bir kol verir ve bu kol safra kesesine gider. Böylece az ve devamlı olarak karaciğer tarafından yapılan safra bu kese veya torba içinde birikir. Safra kesesinin görevi karaciğerin çıkardığı safrayı geçici olarak depolamaktır. Onsuz da yaşam normal sürdürülebilinir.

Yediğimiz yemekler mideden onikiparmak bağırsağına geçerken sinirler safra kesesinin sıkışmasını sağlar. Safra kesesi sıkışınca içinde birikmiş safra onikiparmak bağırsağından geçen yiyeceklerin üzerine akar. Safra kesesi kanseri tüm sindirim sistemi kanserleri arasında beşinci sırayı almaktadır. Safra kesesi kanseri en sık 55 yaşın üzerinde görülürken 70 yaşlarında tepe yapmaktadır. Hastaların %75’i kadındır.

Risk Faktörleri

Esas olarak nedeni bilinmemektedir. Uzun süre safra kesesinde taş bulunması uzun süreli tahriş nedeniyle kese iç zarında kanser öncüsü lezyona neden olabilmektedir. Kanserli olguların %80’inde kesede taş tespit edilmiştir. Yine yapılan gözlemlerde 3 cm ve üzerindeki büyüklükte tek taş bulunan olgularda, kalsifiye (porselen kese) safra kesesinde kesenin adenomatöz poliplerinde (12 mm’den büyük) ve anomali keselerde kanser daha sık görülmektedir. %20 olguda porselen safra kesesine kanser eşlik etmektedir.

Belirtiler

Hastaların çoğunda iş görmeyen safra kesesi veya kronik safra kesesi iltihabı ve şikâyetleri mevcuttur. Karın bölgesinin sağ üst kadranında ağrı, bulantı, kusma, yiyeceklere tahammülsüzlük, iştahsızlık, zayıflama gibi genel şikâyetler yanında, ileri olgularda sarılık, beyaz renkli dışkı, koyu renk idrar çıkartmak gibi şikâyetler bulunabilir. Genellikle hastalığın başlangıç şikâyetleri tanı konulduğunda ortalama 3–6 ay önce başlamıştır. Bazı hastalarda 1 yılın üzerinde süren safra kesesi ile ilgili rahatsızlıklar bulunabilmektedir. Hastaların yarısı daha önce hiçbir şikâyet vermeden mekanik sanlıkla hastaneye müracaat etmektedir.

Tanı

Hastalığın erken döneminde kronik safra kesesi iltihabı şikâyetleri mevcuttur. Bu dönemde alınan anamnez fazla bilgi vermemektedir. Olguların %30’unda sağ üst kadranda ağrı mevcuttur. Az sayıda olguda ise ateş, lökositoz, lokal ağrı, hassasiyet ile seyirli akut safra kesesi iltihabı mevcut olabilir. Laboratuvar tetkiklerde bilirubin seviyesi ve alkali fosfataz yükselmiştir. Fakat bu bulgular iyi huylu hastalıktan ayırt edilmesi için yeterli değildir. Oral ve intravenöz kolanjiografi yetersiz bilgi vermektedir. Sindirim sisteminin baryumlu kontrast incelenmesinde indirekt olarak on iki parmak bağırsağı, distal midede ve transvers kolonda kompresyon bulguları görülebilir. Endoskopik retrograd kolanjiopankreatikografi (ERCP) tanıda çok az olguda faydalıdır. Yine anjiyografi erken olgularda hiçbir şey vermezken, geç olgularda hastalığın yaygınlığı hakkında fikir verebilir. Safra kesesi kanseri tanısında non invazif bir yöntem olan ultrasonografinin büyük değeri vardır. Yine bilgisayarlı tomografi de hemen hemen kesin tanıyı koydurmaktadır. Bu her iki tanı yönteminde de safra kesesi duvarında kalınlaşma, kesede taş ve sınırlandırılmış tümör invazyonu tespit edilebilir. İleri olgularda yapılacak eksploratris laparoskopi, laparotomiye gerek olmaksızın tanıyı sağlamaktadır. Yine bu hastalarda yükselmiş CEA değeri şüpheden öteye gitmemektedir. Tüm bu modern tanı yöntemlerine rağmen olguların ancak %5’inde tanı konulabilmektedir. Hemen hemen tüm olgularda kesin tanı ameliyat ile patolojik inceleme neticesinde konulabilmektedir.

Tedavi

Patolojik olarak tanı konulan hastalar oldukça şanslıdır. Çünkü yapılmış olan safra kesesi ameliyatı bu olgularda yeterli olmaktadır. Fakat olguların çok azında tümör kese duvarında sınırlı olarak tespit edilebilmektedir. Bu olgularda safra kesesi iltihabına ilave olarak kese yatağının çıkartılması (wedge rezeksiyon) ve çevre lenf nodüllerinin çıkartılması gerekmektedir. İlaç ve ışın tedavisinin etkisi azdır.

prostatProstat kanseri ABD’de erkeklerde ikinci sıklıkta görülmektedir. Her yıl kanser tanısı konulan üç erkekten biri prostat kanseridir. Ülkemizde daha az sıklıkla görülmektedir. Prostat, erkek üreme sisteminin bir bölümüdür. Rektumun (kalın barsağın son kısmı) önünde ve mesanenin altında yerleşmiştir. İdrar akımını sağlayan üretra (idrar yolu) tarafından çevrilmiştir. Sağlıklı prostat bezi bir ceviz büyüklüğündedir. Prostat ,seminal sıvının bir kısmını üretir. Ejekülasyon esnasında seminal sıvı spermlerin dışarı atılmasını sağlar. Erkek hormonları (androjenler) prostatın büyümesini sağlar. Testisler testosteron dahil olmak üzere erkek hormonlarının esas üretim yeridir. Böbrek üstü bezi (adrenal bez) az miktarda testosteron üretir. Prostat aşırı büyüdüğü zaman üretraya baskı yaparak idrarın mesaneden penise akımını yavaşlatır ya da durdurur.

Risk Faktörleri

Prostat kanserinin sebepleri kesin olarak bilinmemektedir. Bulaşıcı değildir, insandan insana geçmez. Araştırmalar prostat kanseri gelişme riskini artıran bazı faktörler olduğunu göstermiştir.

Yaş: Prostat kanserinin en önemli risk faktörüdür. 45 yaş altında nadir görülür. Yaşlandıkça risk artar. ABD’de 65 yaş ve üzerinde görülmektedir.

Aile öyküsü: Erkek kardeşinde prostat kanseri olanlarda risk artar.

Irk: Afrikalı Amerikalılarda beyazlardan daha yaygındır.

Belirli prostat değişiklikleri: Yüksek dereceli prostatik intraepitelyal neoplazisi olan hücreleri olanlarda prostat kanser riski artmıştır. Bu hücreler mikroskop altında anormal olarak görülürler.

Diyet: Hayvansal yağdan zengin ve et içeren gıdalarla beslenmenin bazı çalışmalarda prostat kanser riskini artırdığı gösterilmiştir.

Belirtiler

Prostat kanserinin hiçbir belirtisi olmayacağı gibi hastalar; idrar yapma ile ilgili problemler, ereksiyon zorluğu, semende veya idrarda kan ve sırt, bel, kalça ve uyluk ağrıları ile başvurabilirler. İdrar yapma ile ilgili problemler; idrar yapamama, idrar yapmaya başlama ya da durdurmada zorlanma, sık sık idrara çıkma, geceleri idrara çıkma, idrar akımında zayıflama, kesik kesik zorlanarak idrar yapma, ağrılı idrar yapma şeklinde olabilir. Bu belirtiler kanser dışı nedenlere (prostat büyümesi, enfeksiyon gibi) de bağlı olabilir.Bu belirtiler bulunduğunda bir üroloji uzmanına başvurmanız gerekmektedir.

Tanı

Prostat kanserinin belirtileri ortaya çıkmadan erken tanısı için bazı tarama yöntemleri kullanılır. Bu tarama yöntemlerinin 50 yaşından sonra tüm erkeklere yılda bir uygulanması önerilmektedir:

Prostatın parmakla muayenesi: Doktor vazelinle kayganlaştırarak eldivenli parmağı ile makattan prostatı muayene eder. Prostat sert ve nodüler alanlar açısından taranır.

Kanda prostat spesifik antijen (PSA) testi: Hastanın kan örneğinde laboratuvarda PSA bakılır. PSA prostat kanseri dışında bazı hastalıklarda da yükselebilir (prostatın iltihabı ya da iyi huylu büyümesi gibi). Kanseri düşündüren herhangi bir belirti olduğunda doktor bunun kansere mi yoksa başka bir nedene mi ait olduğunu anlamaya çalışır. Bunun için detaylı bir sorgulama ve aile öyküsü alınmasının ardından prostatın parmakla muayenesi, kanda PSA bakılması, idrar tahlili gibi tetkikler yapılır. Bunların dışında aşağıdaki tetkikler de istenebilir:

Transrektal ultrason: Hastanın rektumuna bir ultrason probu konularak prostat bezindeki anormal bölgeler görüntülenir.

Sistoskopi: İnce ve ışıklı bir tüp yardımıyla üretra ve mesane görülebilir.

Transrektal biyopsi: Rektum yoluyla prostata bir iğne yerleştirilerek doku örneği alınır. Patolog mikroskop altında dokuda kanser hücrelerinin varlığını araştırır. Prostat kanserinin kesin tanısı biyopsiyle konulur.

Fizik muayene ve yapılan testler sonucu kanser bulunamazsa doktor büyümüş prostatın yarattığı belirtileri azaltmak için bazı ilaçlar önerebilir. Cerrahi yolla da prostata ait belirtiler ortadan kaldırılabilir. Bu vakalarda genellikle halk arasında kapalı ameliyat olarak bilinen transüretral prostat rezeksiyonu (TUR veya TURP) yapılır. Kanser bulunursa patolog tarafında tümörün greydi (yani normal prostat dokusundan ne kadar farklılaştığı) rapor edilir. Yüksek greydli tümörler düşük greydli tümörlerden daha hızlı büyür ve yayılırlar. Bir greydleme sisteminde G1’den G4’ e kadar kanser greydlenir. Bir başka greydleme sistemi ise Gleason skorudur. Gleason skorunda patolog kanser alanlarının her birine 1-5 arasında puan verir ve en sık iki puan toplanarak skor hesaplanır. Gleason skoru 2-10 arasında değişir.

Evreleme

Tedavinin planlanması için doktor hastalığın yayılım durumunu yani evresini bilmek zorundadır. Evreleme; tümörün boyutuna, tümörün prostat dışına yayılıp yayılmadığına ve uzak yayılımına göre yapılır. Kanserin yayılımı kan testleri ve bazı görüntüleme yöntemleri ile saptanır.

Kemik Sintigrafisi: Damar yoluyla enjekte edilen az miktarda radyoaktif madde kan dolaşımı yoluyla kemiklere ulaşır. Bir makine kemiklerde depolanan radyasyon miktarını ölçer ve bir film haline getirir. Bu resimde kanserin kemiklerdeki yayılımı görülür.

Bilgisayarlı Tomografi: Bir x-ray makinesi ve bilgisayar yardımıyla vücudun iç organları görüntülenir. Daha çok karın bölgesini görüntülemede kullanılır.

Magnetik Rezonans Görüntüleme: Güçlü magnetik dalgalar yayan bir makine ve bilgisayar tarafından vücudun iç organları görüntülenir.

Prostat kanserinin evreleri aşağıda özetlenmiştir:

Evre I: Kanser rektumun parmakla muayenesiyle hissedilmez. Daha çok tesadüfen, genelde prostat büyümesi nedeniyle yapılan cerrahi müdahale sayesinde ortaya çıkar. Kanser sadece prostattadır.

Evre II: Kanser biraz daha ilerlemiştir ancak hala prostat dışına yayılım yoktur.

Evre III: Kanser prostat dışına yayılmıştır. Belki seminal veziküllere yayılmış olabilir ancak lenf nodlarına yayılım yoktur.

Evre IV: Kanser yakın kas dokulara ve organlara, lenf nodlarına, vücudun diğer bölümlerine yayılmış olabilir.

Tedavi

Prostat kanserli hastaların çoğu tedavileri konusunda karar vermede aktif rol almak istemektedirler. Hastalıklarının ve diğer tedavi seçeneklerinin ne olduğunu bilmek istemektedirler. Bununla birlikte tanıdan sonraki şok ve stres istedikleri her şeyi doktorlarına danışmalarını zorlaştırmaktadır. Muayene öncesi hastaların sormak istediklerini liste haline getirmesi, muayene esnasında doktorun söylediklerini hastanın kaydetmesi bu sorunu çözmede yardımcı olur. Bazı hastalar bir aile üyesi ya da arkadaşın yanlarında bulunmasını, kararda aktif rol almasını, notlar almasını veya doktoru dinlemesini isteyebilirler. Doktorlar hastayı prostat kanseriyle ilgilenen bir uzmana sevk edebilirler. Prostat kanseri tedavisiyle uğraşan uzmanlar; ürologlar, medikal onkologlar ve radyasyon onkologlarıdır. Prostat kanserli hastaların çeşitli tedavi seçenekleri vardır bunlar; cerrahi, radyoterapi ve hormon tedavisidir. Kanser tedavisi lokal ya da sistemik olabilir.

Lokal tedavi: Cerrahi ve radyoterapi lokal tedavilerdir. Prostattaki kanseri yok etmek amaçlanır. Kanser vücudun diğer bölgelerine yayıldığında lokal tedavi özel bölgelerdeki hastalığı kontrol etmede kullanılır.

 Sistemik tedavi: Hormon tedavisi sistemik bir tedavidir, hastalığın yayılmasını önler.

Tedavi tümörün evresine, hastanın belirtilerine ve genel sağlık durumuna gore değişir. Yan etkiler tedavinin tipine ve süresine bağlıdır. Hastalar tedavi planını ve yan etkileri konusunda bilgilendirilmelidir. Ayrıca hastalar tedavi esnasında hastanede ne kadar kalacaklarını, ne zaman normal aktivitelerine döneceklerini, karşılaşacakları seksüel ve üriner problemleri sorabilirler.

Cerrahi: Cerrahi erken dönem prostat kanserinin en yaygın tedavisidir. Doktor prostatın tamamını veya bir bölümünü alabilir. Bazı vakalarda doktor sinir koruyucu yöntemle ameliyatı tercih edebilir. Bu tip cerrahide ereksiyonu sağlayan sinirler korunabilir. Sinirlere çok yakın büyük bir tümör varsa bu yöntem uygun değildir. Her bir cerrahi yöntemin kendine özgü yarar ve riskleri vardır.

Radikal retropubik prostatektomi: Karından bir kesi yapılarak prostat, komşu dokular ve lenf nodları alınır.

Radikal perineal prostatektomi: Skrotum ve anüs arasından bir kesi yapılarak prostatın tamamı çıkartılabilir. Komşu lenf nodları karından ayrı bir kesi yapılarak çıkartılır.

Laparaskopik prostatektomi: Karından küçük kesiler yapılarak ışıklı bir tüp yerleştirilir, prostat ve lenf nodları çıkartılır.

Transüretral prostat rezeksiyonu (TURP): Üretra yoluyla prostatın bir bölümü kesilerek alınır. Bu yolla kanserin tamamı çıkartılamaz, idrar akımını engelleyen dokular alınır.

Kriyocerrahi: Bazı merkezlerde uygulanan bir yöntemdir.

Pelvik lenfadenektomi: Prostatektomi sırasında rutin olarak yapılmaktadır. Pelvik bölgedeki lenf nodları çıkartılıp kanserin yayılımı açısından incelenir.

Cerrahi sonrası iyileşme her hastada yapılan cerrahi tekniğin türüne göre farklı zaman alır. İlk birkaç gün ağrı nedeniyle hastanın ağrı kesici ilaç ihtiyacı olabilir. Cerrahi sonrası üretranın iyileşmesi zaman alır. Mesaneden üretraya idrar akımını sağlamak için bir idrar sondası takılır. Sonda 5 gün ile 3 hafta arasında kalır. Cerrahiden sonra ilk birkaç hafta idrar kaçırma problemi olabilir ancak mesane kontrolü daha sonra tekrar kazanılır. Bazı hastalarda kalıcı impotans (iktidarsızlık) olabilir ve bazı ilaçlarla tedavi gerekebilir. Prostat alındığı için semen üretilemez ve hasta çocuk sahibi olamaz. Hastalar cerrahi öncesi hangi tip yöntemin kendileri için uygun olacağını ve yan etkilerini sorabilirler.

Radyasyon tedavisi: Radyoterapi olarak da adlandırılır, lokal bir tedavidir. Tedavi edilen alandaki kanser hücrelerini yüksek enerjili ışınlarla öldürmek amaçlanır. Prostat kanserinde erken evrelerde radyoterapi cerrahinin yerine uygulanabilir. Ayrıca cerrahi sonrası bölgede kalan tümör hücrelerini öldürmek amacıyla da uygulanabilir. İleri evrelerde radyoterapi ağrıyı hafifletmede yardımcı olur. İki çeşit radyoterapi yöntemi vardır:

Eksternal Radyoterapi: Bir makine yardımıyla radyasyon dışardan hastaya uygulanır. Haftanın beş günü hastalar bu tedavi için hastaneye gelirler.

İnternal Radyoterapi: İnce tüpler tümör içine ya da yakınına yerleştirilir, radyasyon bu tüplerden yayılır. Hastalar hastanede kalırlar ve tedavi birkaç gün sürer, hasta taburcu olurken tüpler çıkarılır.

Radyoterapi sırasında halsizlik, yorgunluk olabilir. Dinlenmek önemlidir ancak doktorlar hastalara olabilecekleri kadar aktif olmalarını önerirler. Eksternal radyoterapi alanlarda ishal, sık idrara çıkma, idrar yaparken rahatsızlık, ciltte kızarıklık veya kuruma olabilir. İnternal radyoterapinin yan etkileri daha azdır, geçici idrar kaçırma olabilir. Radyoterapi öncesi hastalar neden bu tedaviye ihtiyaç duyduklarını, tedavinin etki ve yan etkilerini, tedavi esnasında nelere dikkat edeceklerini ve normal aktivitelerine ne zaman döneceklerini bilmek istemektedirler.

Hormon Tedavisi: Prostat kanseri hücreleri gelişmek ve çoğalmak için erkek hormonlarına yani androjenlere ihtiyaç duyar. Hormon tedavisiyle tümör hücreleri androjenden mahrum kalır. Testisler en önemli erkeklik hormonu olan testosteronun esas üretim yeridir. Böbrek üstü bezleri de az miktarda testosteron üretir. Hormon tedavisi ilaçlar ve cerrahi tedaviyi kapsar.

1. İlaçlar:

Luteinleştirici hormon salgılatıcı hormon (LHRH) agonistleri: Bu ilaçlar testislerden testosteron yapımını engellerler (Leuprolid ve Goserelin).

Antiandrojenler: Erkeklik hormonlarının etkilerini bloke ederler (Flutamid, Bikalutamid, Nilutamid).

Diğer İlaçlar: Böbrek üstü bezinde androjen üretimini engellerler (Ketokanazol ve Aminoglutetimid).

2. Cerrahi: Testislerin cerrahiyle alınmasına orşiektomi denir. Orşiektomi veya LHRH agonistleri tedavisi sonrası vücutta testislerden testosteron üretimi olmaz. Bununla birlikte böbrek üstü bezi az miktarda androjen üretimine devam eder. Kalan androjen etkisini engellemek için antiandrojen ilaç almak gerekebilir. Bu tedavilerin kombinasyonuna total androjen blokajı denir. Çalışmalarda total androjen blokajının tek başına cerrahi veya LHRH analoğu kullanmaktan daha etkili olduğu gösterilmiştir. Doktorlar prostat kanserinin yayılımını hormon tedavisi ile önlerler. Kanser sıklıkla tedavi sonrası ilk birkaç yıl görülmez. Ancak zamanla prostat kanseri tekrarlayabilir. O zaman diğer tedavi seçenekleri gündeme gelir. Hormon tedavisi yaşam kalitesini etkileyebilir. En sık karşılaşılan yan etkiler; impotans, sıcak basmaları, cinsel isteksizlik ve kemik kuvvetinde azalmadır. LHRH agonisti bu belirtileri ilk zamanlarda kısa süre için artırabilir. Antiandrojenler; bulantı, kusma, ishal, meme dokusunda büyüme ve gerginlik yapabilir. Nadiren karaciğer fonksiyonlarında bozulma olabilir. Ketokanazol uzun süre kullanıldığında karaciğer fonksiyonlarını bozabilir, aminoglutetimid cilt döküntülerine yol açabilir.

Tedavisiz takip: Yaşlı ve ek sağlık sorunları olan prostat kanserli hastalarda tedavisiz yakın takip önerilebilir.

Tedavi sonrası izlem:

Tedavi sonrası vücutta kalan saptanamayan kanser hücreleri bir süre sonra kanserin tekrar ortaya çıkmasına yol açabilir. Hastalar düzenli olarak takip edilmelidir. Kontrollerde; fizik muayene, rektal muayene, laboratuvar testleri, röntgen ve biyopsi yapılabilir. Bazı gıdaların (domates gibi), ilaçların (finasterid gibi), bazı mineraller ve vitaminlerin (selenyum ve E vitamin gibi) prostat kanserini önleyebileceğine dair araştırmalar sürmektedir.

Hastalık konusunda destek: Prostat kanseri hastanın hem kendi hayatını hem de yakınlarınkini etkileyen ve baş edilmesi zor bir hastalıktır. Hastalar ailelerini kaybetmekten, iş ve günlük aktivitelerini sürdürememekten korkmaktadırlar. Tedaviler, yan etkiler, hastanede yatma süreleri de bu korku ve endişeye katkıda bulunmaktadır. Doktor, hemşire ve diğer sağlık çalışanları tedavi ve diğer konularda hastaların sorularını yanıtlayabilir. Psikolojik açıdan hastanın desteklenmesi önemlidir. Sosyal bir görevli finansal yardım, ev bakımı ve ruhsal destek konularında hastaya yardımcı olabilir. Prostat kanserli hastalar ve onların aileleriyle buluşmak, onlara bu hastalıkla baş etme yollarını ve tedavinin etkilerini öğretmek yararlı olacaktır.

pankreas2  Pankreas, karın en arka bölümünde yerleşmiş, yaklaşık 15 cm uzunluğunda, mide, onikiparmak bağırsağı (duodenum) ve kalın bağırsakla (kolon) ön yüzü tümüyle kapatılmış bir organdır. Birçok önemli görevi olmakla birlikte, alınan gıdaların sindiriminde ve kan şekerinin dengede tutulmasında önemli rol oynamaktadır. Pankreas kanserleri organın her bölgesinden gelişmekle birlikte en sık baş bölgesinden gelişmektedir. Yine en sık salgı yapan hücrelerden köken alırlar ve adenokanser olarak adlandırılırlar.

Risk Faktörleri

Hastalığın sebebi bilinmemekle birlikte sigara içenlerde ve şişman bireylerde daha sık görülür. Hastaların hemen hemen %30’unda pankreas kanserinin nedeni sigara kullanımıdır. Erişkin tip şeker hastalığına bağlı pankreas kanseri tartışmalıdır. Çok az sayıda hastada soya çekim ile pankreas kanseri gelişebilir. Pankreas kanseri erkeklerde kadınlardan daha sık görülmekte olup risk yaşla birlikte artar. Ortalama yaş erkeklerde 63, kadınlarda ise 67’dir.

Belirtiler

Pankreas kanseri; kilo kaybı, karın ağrısı, sarılık, iştah kaybı, bulantı-kusma, halsizlik, yorgunluk, ishal, sindirim zorluğu, sırt ağrısı, camcı macunu renginde dışkılama, solgunluk, aniden ortaya çıkan ve aile öyküsü bulunmayan şeker hastalığı, depresyon gibi psikolojik bozukluklarla ortaya çıkabilir. Şişkinlik, hazımsızlık ve iştah kaybı ile birlikte yetersiz gıda alımı sonucunda hasta kilo verir. Sarılık en sık ve en erken ortaya çıkan belirtidir. Başlangıçta gözlerde ortaya çıkar, daha sonra deride sararma olur, bunu idrar renginin koyulaşarak ‘çay renkli idrar’ yapmaya dönüşmesi takip eder ve nihayet ‘camcı macunu’ olarak tanımlan dışkının açık renk alması ile sonuçlanır. Sarılığın nedeni, karaciğerde yapılan bilirubin maddesinin- pankreas kanseri tarafından safra yolunun tıkanması sonucunda- onikiparmak bağırsağına olan atılımının engellenmesidir. Ağrı önceleri müphem karın ağrısı olarak tanımlanan, hafif bir rahatsızlık hissi şeklindeyken, ileri dönemde sırta vuran karın ağrısı şeklini alır. Künt tabiatlıdır. Şişkinlik ve hazımsızlık belirtileri ile sıklıkla birliktedir.

Tanı

Hastalık sinsi belirtilerle ortaya çıktığı için tanı zor olabilir. Erken dönemde yakalanan hastalarda, en sık hekime başvuru anında bu hastalıktan hekimin şüphe etmesi ve buna yönelik araştırmalar yapması önemlidir.

Laboratuvar tetkikleri: Serum bilirubinleri, alkalen fosfataz, karaciğer transaminazları ile CEA, CA 19-9 ve CA 125 gibi tümör belirteçleri yükselmiştir. İdrarda bilirubin pozitifliği mevcuttur.

Ultrasonografi: Hemen daima ilk başvurulacak inceleme yöntemidir. Pankreasta sert ya da kistik kitle varlığı, kitlenin boyutu, kitlenin diğer çevre yapılarla olan ilişkisi ve damarsal yapılara olan yakınlığı hakkında bilgi verir.

Bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MR): BT ağız ve damar yolu ile kontrast ilaç verilerek çekildiğinde pankreas tümörleri hakkında çok önemli bilgiler verir. Yaklaşık %95 ve üzerinde tanı koydurucu özelliği vardır. MR görüntüleme aynı şekilde tümörün ayırıcı tanısında önemlidir. Bu iki inceleme gerektiğinde birlikte kullanılarak hastaya verilecek ameliyat kararı için doğru sonuçlara ulaşılmasını ve tümörün evrelemesinin doğru yapılmasını sağlarlar.

Tedavi

Tedaviye başlarken fizik muayene, laboratuvar ve radyolojik incelemelerin sonunda, pankreas tümörünün hangi evrede olduğu, komşu organlarla ilişkisinin ne durumda olduğu, özellikle komşu damarlara ve/veya uzak organlara yayılımının olup olmadığı ortaya konulup ameliyatla çıkarılma şansı değerlendirilir. İleri evredeki tümörlerde cerrahi uygulanamaz. Bu hastalara uygulanacak kemoterapi ile birlikte, mevcut sarılığının düzeltilmesi, beslenme desteğinin sağlanması, ağrının azaltılması yoluyla yaşam konforunu düzeltmek amacıyla bazı girişimler uygulanabilir. Bu amaçla ağızdan mide yoluyla yapılan endoskopi ile safra yoluna geçişi sağlayan bir boru (stent) konulması, karın cildinden karaciğer içi safra yollarına bir iğne yardımıyla konulan kateter ile safranın dışarı akıtılması, ağrı ile ileri mücadele teknikleri, onikiparmak bağırsağında tıkanıklığa yol açan tümörlerde bu kısma ağızdan endoskopik yöntemle girilerek stent takılması gibi yöntemler kullanılmaktadır.

Cerrahi Tedavi: Yapılan incelemelerde tümör ameliyatla çıkartılmaya uygunsa klasik olarak ‘Whipple ameliyatı’ uygulanmaktadır. Ayrıca tümör pankreasın gövde ve kuyruk kısmına yerleşmişse nispeten daha kolay rezeksiyon yöntemleri uygulanmaktadır. Tümörün cerrahi olarak çıkartılması bu hastalar için tek kür şansını oluşturmaktadır. Pankreas başı tümörlerinde, cerrahi olarak yalnızca pankreasın baş kısmını çıkartabilmek mümkün olamadığı için ameliyat daha karmaşık olmaktadır. Uygulanan Whipple ameliyatında; pankreasın başı ile birlikte, safra kesesi, ana safra kanalının bir kısmı, oniki parmak bağırsağı, midenin bir kısmı ve etraf lenf bezleri blok halinde çıkarılmaktadır.

Pankreas Kanserinin Cerrahi Tedavisi (Whipple Ameliyatı) Oldukça uzun süreli, çok çeşitli organların çıkartıldığı ve yeniden devamlılığın sağlandığı bu ameliyat sırasında veya kısa süre sonrasında hastanın ölüm (mortalite) veya kanama olması, sindirim sisteminin devamlılığını sağlamak için yapılan dikişlerden kaçak olması (fistül) gibi kötü durumlarla (morbidite) karşılaşılabilmektedir. Dünyada kabul edilen ölüm oranı %5 ve altındaki orandır. Yine ameliyat sonrasında ortaya çıkan komplikasyonlar için dünyada kabul edilen oran %15-20’dir. Ülkemiz şartlarında bu oranlar %5-10 mortalite ve %20-25 morbidite oranlarıdır.

Radyasyon Tedavisi: Radyoterapi de denir. Kanser hücrelerini öldürmek için yüksek enerjili ışınların kullanılmasını içermektedir. Radyasyon tedavisi, yanızca tedavi edilen alandaki hücreleri etkiler. Radyasyon bir makine aracılığı ile dışarıdan ışın verilmesi şeklindedir. Radyoterapi, özellikle tümörün yerleşimi ve büyüklüğü cerrahiyi zorlaştırıyor ise veya cerrahi uygulanamayan durumlarda cerrahinin yerine tek başına veya kemoterapi ile kombine kullanılmaktadır. Cerrahi öncesinde tümörü küçültmek için kemoterapi ile birlikte radyoterapi kombine kullanılabilir. Bazı durumlarda ameliyat sonrası nüksleri engellemek amacı ile radyoterapi verilebilir.

Kemoterapi: Kanser hücrelerini öldürmek için antikanser ilaçların kullanılmasıdır. Pankreas kanserlerinde ameliyat öncesi veya sonrası hastaların genel durumları dikkate alınarak kemoterapi denilen ilaç tedavisi uygulanabilir. Kemoterapi cerrahi öncesinde tümörü küçültmek için veya cerrahinin yerine primer tedavi olarak radyoterapi ile birlikte kullanılabilir. Yaygın ileri evre hastalıkta cerrahi ve radyoterapinin yeri yoktur. Bu grup hastalara kemoterapi uygulanması ile hastaların hayat kalitelerinin belirgin iyileştirilebildiği ve sağkalımlarında uzama olabileceği bildirilmiştir.

Tedaviden Sonra

Sağkalım: Erken tanı ile ameliyat edilip tam iyileşme şansı %50’nin altındadır. Antikanser ilaçlar ve ışın tedavisi iyileşme oranını artırır. Ancak geride kanser hücresi bırakılan ameliyatlardan sonra veya komşu organlara yayılım olan durumlarda sağkalım oranları iyi değildir.

Korunma: Korunma için tütünden uzak durmalı, dengeli beslenme ve düzenli egzersiz yapmalı ve fazla kilolardan kurtulmalı.

ozafagusÖzefagus (yemek borusu) yiyecek ve içecekleri boğazdan mideye taşıyan içi boş tüp şeklinde bir organdır. Özefagus ağız boşluğunun sonundan başlayarak göğüs kafesi içinde soluk borusunun arkasında devam eder ve karında mide başlangıcında diyafram düzeyinde sonlanır. Kişi yuttuğu zaman, özefagus kas tabakaları kasılarak yiyecekleri mide içine doğru iter. Erişkinlerde özefagus yaklaşık 25 cm kadardır. Ağızdan hemen sonraki bölümü üst, göğüs kafesi içindeki orta ve mide ile birleştiği alan alt özefagus olarak adlandırılır.

Yemek borusunda, yutaktan itibaren görülen kansere özefagus kanseri denilir. Özefagus kanserleri, değişik ırklarda ve coğrafik bölgelerde farklı sıklıklarla görülen sindirim sistemi kanseridir. Mikroskopik incelemelerde iki değişik tipi bulunmaktadır: Bunlar, Skuamöz (yassı hücreli) kanser ve adenokanser olarak adlandırılır. Yassı hücreli kanser, özefagus iç tabakadaki yassı hücrelerden ortaya çıkar. Bu kanserler genellikle özefagus üst ve orta kısımlarda görülmektedir. Adenokanserler ise alt uçtaki salgı bezlerinden kaynaklanırlar. Günümüzde her iki tipinin de görülme oranları artmaktadır. Çin, Japonya ve Afrika’nın güneyinde görülme sıklığı 170/100.000 iken Asya’nın doğusunda bu oran 500/100.000’lere ulaşmaktadır. Bu toplumlarda skuamöz hücreli kanser görülürken, gelişmiş ülkelerde adenokanser daha fazla görülmektedir. ABD ve Avrupa ülkelerinde oran 21/100.000’dir. Ülkemizde de özefagus kanserine doğu illerinde daha fazla rastlanmaktadır.

Risk Faktörleri

Özefagus kanserinin kesin nedenleri bilinmemektedir. Özefagus kanserlerinde genetik yatkınlıktan çok çevresel faktörler ve beslenme alışkanlığı sorumludur. Besinlerin uygun hijyenik ortamda saklanmaması, uzun sürede tüketilmesi, uygunsuz katkı maddeleri, tütsülenmiş et, çiğ gıdalar ve konserve besinlerdeki nitrozaminler kansere zemin hazırlar. Ağız sağlığı bozuk olanlarda besinlerin az çiğnenmesi, çok sıcak içecekler, mineral eksiklikleri (çinko vb.), tütün ve sigara kullanımı, radyasyona maruz kalma diğer etkenlerdir. Özefagus kanseri için risk oluşturduğu bilinen diğer faktörler şunlardır:

Yaş: Özefagus kanserlerine orta yaş ve ileri yaşlarda daha sıklıkla rastlanır. Özellikle 60 yaşın üzerindeki kişiler daha fazla risk altındadır.

Cinsiyet: Erkeklerde kadınlardan daha fazla görülmektedir.

Tütün kullanımı: Özefagus kanseri oluşmasının en önemli risk faktörlerindendir.

Alkol kullanımı: Kronik veya aşırı alkol kullanımı diğer önemli bir risk faktörüdür.

Barrett özefagusu: Mide asidine uzun süreli maruz kalan kişilerde özefagus alt uçta birtakım kronik değişiklikler gelişmektedir. Gastroözefagial reflü denilen bu hastalıkta mide asidi özefagus içine gider ve özefagus alt kısımdaki dokularda tahribata yol açar. Özefagusta tahriş olan bu kısımdaki hücrelerin yerini mide mukoza hücreleri alır. Barrett özefagusu olarak bilinen bu durum yıllar içinde özefagus adenokanserlerine yol açabilmektedir. Hazımsızlık ve reflü yakınmanız varsa mutlaka sağlık kuruluşlarına muayeneye gidiniz.

Diğer irritasyon tipleri: Skuamöz kansere zemin hazırlayan diğer faktörler özefagusun alt ucunda görülen, bir yutma bozukluğu olan ve tedavi edilmeyen akalazya hastalığı, insan papilloma virüsü (HPV) enfeksiyonuna ve özellikle çocukluk çağında yanlışlıkla yakıcı koroziv madde içilmesine bağlı oluşan özefagus darlıklarıdır. Alkali çözelti veya diğer yakıcı kostik maddeler gibi özefagus iç tabakasını harap eden maddeler özefagusta yanık yarasına benzer yaralar ve darlıklar oluşturmakta ve buralarda ilerde kanser oluşumuna sebep olabilmektedir. Evlerde özellikle dikkat edilmesi gereken çamaşır suyu gibi kostik kimyasal maddelerin farklı şişelere konulması sonucu çocuklar yanlışlıkla yakıcı sıvıları içmektedir. Bunun sonucunda özefagusta darlıklar oluşmakta ve ileride kanser gelişebilmektedir. Bunun yanı sıra uzun süreli sıcak içecek içen kişilerde risk daha fazladır. Buna uygun olarak ülkemizde çok sıcak çay içiminin yaygın olduğu Van ve Erzurum yörelerinde özefagus kanseri insidansı daha yüksektir.

Kanser hikayesi: Baş boyun bölgesinin diğer kanserleri bulunan hastalarda özefagus kanseri dahil baş boyun bölgesinde ikincil bir kanser meydana gelmesi olasılığı artmıştır.

Sayılan bu risk faktörlerinin herhangi birine sahip olan kişilerde özefagus kanseri gelişme olasılığı artmıştır. Buna rağmen bu risk faktörlerine sahip olan çoğu kişide hastalık oluşmaz. Bu durumun tam tersi olarak, özefagus kanseri olan kişilerin bir kısmında da hiçbir risk faktörü saptanmayabilir.

Korunma

Özefagus kanserlerinde korunmaya yönelik en önemli etkenler çevresel faktörlerdir. Ayrıca tütün ve tütün ürünlerinden uzak durum, alkolü sınırlı tüketiniz. Çok sıcak içecekler tüketmeyiniz. Tütsülenmiş gıda ve konserve gıdaları çok bilinçli tüketiniz. Pişmemiş yani çiğ sebze ve meyvelerin alımının artırılması özefagus kanseri olasılığını azaltmaktadır. Sağlıklı olmayan gıda üretimi ve tüketimine dikkat ediniz. Ağız sağlığınıza dikkat ediniz. Özellikle çocukları özefagusu yakıp tahriş edebilecek çamaşır suyu gibi sıvılardan uzak tutunuz. Reflü hastalığı tedavinizi ve mide şikayetlerinizi mutlaka ciddiye alınız. Bu tip durumlarda mutlaka en yakın sağlık kuruluşuna başvurunuz.

Doktorunuz İçin Sorular: Sağlığınız hakkında bilgi sahibi olabilmeniz ve doktorunuzdan ihtiyaç duyduğunuz bilgileri elde edebilmeniz için isterseniz aşağıdaki soruları doktorunuza sorabilirsiniz:

1) Teşhis ile ilgili:*Özefagus kanserini hangi testler teşhis edebilir?

*Bu testler ağrısız mıdır?

*Testlerden sonra ne zaman sonuçları öğreneceğim?

2) Tedavi ile ilgili:

*Benim için hangi tedaviler önerilmektedir?

*Kanser hastalığımın tipi için hangi klinik çalışmalar yapılmıştır?

*Tedavimi, hastanede alma ihtiyacım olacak mı? Olacak ise hastanede ne kadar kalacağım?

*Tedavim esnasında normal aktivitelerimdeki değişiklikler nasıl olacak?

3)Yan etkiler ile ilgili:

*Hangi yan etkiler olabilir?

*Yan etkiler ne kadar süre sonra geçecek?

*Yan etkiler hakkında endişelerim olursa kimden yardım isteyebilirim?

*Ağrım olursa ne yapacağım?

4)Takip ile ilgili:

*Tedavi sonrasında hangi sıklıkta kontrollere geleceğim?

*Ne tip bir takip programına gireceğim?

*Takipte normal aktivitelerime devam edecek miyim?

Belirtiler

Erken özefagus kanseri genellikle belirti vermez. Bununla beraber eğer kanser büyür ise hastalarda en sık rastlanan klinik belirtiler; kilo kaybı, yutma güçlüğü ve yemek yerken takılma hissidir. Sağlık kuruluşlarına başvurmadan yaklaşık 6 ay önce başlayan yemek yerken ağrılı bir yutma ve takılma hissi oluşur. Karında üst bölgede yemeklerin geriye kaçma duygusu ve ağrı şikayeti olur. Ağrı sırtta kürek kemikleri arasında veya göğüs kemiğinin arkasında olup boğaza doğru vurabilir. Kilo kaybı çok belirgin olabilir. Bazen de boyunda lenf bezleri ele gelebilir. Kemik ağrıları, halsizlik, kuru öksürük ve ses kısıklığı daha az sıklıkla görülen diğer belirtilerdir.

Tanı

Eğer yukarıdaki şikayetlerin herhangi birisi sizde varsa mutlaka en yakın sağlık kuruluşuna başvurunuz. Tanı koyarken özefagusun ilaçlı filmi (baryumlu özefagus grafisi) çekilir. Endoskopi denilen optik ışıklı kameralarla özefagus incelenir ve patolojik tanı için parça (biyopsi) alınır. Özefagusun içinden etraf dokulara yapışıklık araştırması için endosonografi denilen ultrason tetkiki yapılır. Hastaya bilgisayarlı tomografi (BT), magnetik rezonans (MR), pozitron emisyon tomografisi (PET) denilen ileri görüntüleme tetkikleri gerekirse istenir. Akciğerler film çekilerek incelenir. Karaciğer ve karın içi organlar ultrasonografi ile değerlendirilir. Gerekirse akciğer solunum borucuklarına kamera ile bakılır (bronkoskopi). Bazı kanserlerde olduğu gibi kanda bakılan tümör belirleyicileri ve tarama programları yoktur. Bu tip şikayetlerde mutlaka aile hekiminizle görüşünüz

Evreleme

Özefagus kanseri teşhis edilirse, doktor hastalığın evresini öğrenmeye ihtiyaç duyar. Evreleme işleminde , vücudun hangi kısımlarına kanserin yayılmış olduğunu bulmaya dikkat etmek gerekir.

Aşağıdaki liste özefagus kanserinin 4 evresini tanımlar:

Evre I: Kanser hücreleri, yalnızca özefagus iç kısmının en üst tabakasında bulunur

EvreII: Kanser, özefagusun derin tabakalarını tutar veya komşu lenf nodlarına yayılma vardır.

Evre III: Kanser, özefagus duvarının derin kısımlarını istila etmiştir veya özefagus yanındaki lenf nodları veya dokulara yayılma göstermiştir.Vücudun diğer kısımlarına yayılma yoktur.

Evre IV: Kanser vücudun diğer kısımlarına yayılmıştır. Özefagus kanseri, karaciğer, akciğerler, beyin ve kemikler dahil vücudun herhangi bir yerine yayılabilmektedir. Eğer kanser vücuda yayılmış ise bunu tespit etmek için bazı testler kullanılmaktadır:

Bilgisayarlı Tomografi: Bilgisayar bağlantılı, x-ray makinasıdır ve vücudun iç kısım alanlarının detaylı görüntülerini seri olarak ortaya koyar.

Kemik Sintigrafisi: Bir bilgisayar eşliğinde kemiklerin görüntülenmesini sağlayan bu teknik, kemiklere yayılan kanser durumlarını gösterir. Az bir miktar radyoaktif madde damardan enjekte edilir. Ve radyoaktif madde kan dolaşımı yolu ile vücuda dağılır ve özellikle anormal büyüme alanları olan kemiklerde toplanır. Tarayıcı denilen bir alet, bu bölgelerdeki radyoaktivite düzeylerini ölçer.

Bronkoskopi: Doktor, ince hareketli bir tüp olan bronkoskop aletini ağız veya burundan aşağıya doğru göndererek, soluk borusunun içinden solunum yollarına geçerek solunum yollarının değerlendirilmesini sağlar.

Tedavi

Özefagus kanserinin tedavisi, hastanın genel durumuna, tümörün yaygınlığına , yerleşimine ve büyüklüğüne bağlıdır. Hastalar sıklıkla medikal onkolog, radyasyon onkoloğu, cerrah ve gastroenterolog gibi uzmanlaşmış bir grup tarafından tedavi edilirler. Tedavi özefagus kanserinin her iki tipi için de benzerdir. Hastalığın seyrinde, günümüzde artan tedavi yöntemleri ile yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır. Hastalık metastaz denilen etraf lenf bezlerine ve çevre dokulara yayılıma göre farklı seyretmektedir. Özefagus kanserleri başlangıç bölgesine göre boyundaki organlara, boyun lenf bezlerine, göğüs kafesi içindeki damar ve lenf bezlerine sıçrayabilir. Karın içinde mideye, karaciğere ve diyafram etrafındaki lenf bezlerine atlayabilir. Sıçramalar olduğu zaman tutulan organın fonksiyon kaybına bağlı olarak hastalığın gidişi değişebilir.

Cerrahi: Hastada tümör yaygın evrede değilse ve başka organlara sıçramalar yoksa ilk tedavi cerrahi ile tümörlü özefagusun çıkarılmasıdır. Erken dönemde teşhis edilen hastalarda ülkemizde çok başarılı sonuçlar alınmaktadır. Özefagusun tamamen çıkarılmasına özefajektomi denir. Etraf lenf bezleri temizlenir. Hastanın yutmasının sağlanması için mide ile özefagusun geri kalan kısmı birleştirilir. Değişik yöntemlerle yeniden mideden veya bağırsaklardan özefagus yapılarak operasyon tamamlanır.

Radyasyon Tedavisi: Radyoterapi diye de adlandırılır. Kanser hücrelerini öldürmek için yüksek enerjili ışınların kullanılmasını içermektedir. Radyasyon tedavisi, yanızca tedavi edilen alandaki hücreleri etkiler. Radyasyon bir makine aracılığı ile dışarıdan ışın verilmesi şeklinde (eksternal radyoterapi) veya radyoaktif maddelerin tümöre veya yakınına yerleştirilmesi olan internal radyoterapi şeklinde olmaktadır. Radyoterapi tedavisi özellikle tümörün yerleşimi ve büyüklüğü cerrahiyi zorlaştırıyor ise veya cerrahi uygulanamayan durumlarda cerrahinin yerine tek başına veya kemoterapi ile kombine kullanılmaktadır. Cerrahi öncesinde tümörü küçültmek için kemoterapi ile radyoterapi kombine edilebilir. Bazı durumlarda ameliyat sonrası nüksleri engellemek amacı ile radyoterapi verilebilir. Eğer tümör cerrahi olarak çıkarılamıyor ise daha kolay yutmayı sağlamak ve ağrıyı azaltmak için radyoterapi sıklıkla kullanılmaktadır.

Kemoterapi: Kanser hücrelerini öldürmek için antikanser ilaçların kullanılmasıdır. Özefagus kanserlerinde ameliyat öncesi veya sonrası hastaların genel durumları dikkate alınarak kemoterapi denilen ilaç tedavisi uygulanabilir. Kemoterapi, cerrahi öncesinde tümörü küçültmek için veya cerrahinin yerine primer tedavi olarak radyoterapi ile birlikte kullanılabilir.

Palyatif Tedavi Yöntemleri: Hastaların bir kısmında farklı klinik uygulamalar da yapılabilir; özefagus tıkanıklığı olan alana stent denilen genişletici şemsiye uygulaması yapılarak besinlerin geçmesi sağlanır, bazen mideye gastrostomi denilen hortumlar yerleştirilerek dışarıdan beslenme sağlanabilir ayrıca tümör hücrelerini harap etmek için lazer tedavisi denen yüksek yoğunluklu ışık kullanılabilir. Lazer sadece tedavi edilen alandaki hücreleri etkiler. Kanser cerrahi ile çıkarılamadığı zaman özefagustaki tıkanıklığı açmak ve kanser dokusunu harap etmek için lazer tedavisi kullanılabilir. Tıkanıklığın rahatlatılması özellikle yutma problemlerine bağlı semptomları azaltmaya yardımcı olur. Fotodinamik tedavi bir çeşit lazer tedavi şeklidir. Bu tedavide kanser hücreleri tarafından absorbe edilen ilaçlar kullanılır, kanser hücreleri özel ışına maruz kaldığı zaman ilaçlar aktifleşir ve kanser hücreleri harap olur. Yutma güçlüğü gibi belirtilerin azaltılması için fotodinamik tedavi kullanılabilir.

Yan Etkiler

Tedavinin Yan Etkileri Kanser tedavisinin yan etkileri tedavinin tipine bağlı olarak değişir ve her bir kişi için farklı olabilir. Hastalığın komplikasyon denilen yan etkileri ise tamamen, hastalığın yayılım alanlarına bağlıdır. Tedavi sonrası hastalar yakın takip programlarına alınarak, endoskopik kameralı takiplerle ve görüntüleme yöntemleri ile izlenmektedirler. Özefagus kanserinin cerrahisi, operasyon bölgesinde kısa süreli ağrıya ve duyarlılığa neden olabilir. Radyasyon tedavisi kanserli hücreler yanında uygulama alanına giren bölgedeki normal hücreleri de etkiler. Radyoterapinin görülen en sık yan etkisi; ağız ve boğazda hassasiyet, ağız kuruluğu, yutma güçlüğü, dil ve diş etlerinde şişlik, tedavi edilen bölgede cilt değişiklikleri, his kaybı ve aşırı yorgunluk olarak sayılabilir. Kemoterapi, radyasyon tedavisine benzer şekilde kanserli hücrelerin yanında normal hücreleri de etkiler. Verilen ilaçların dozuna ve özelliklerine bağlı olarak bulantı, kusma, iştah kaybı, saç kaybı, cilt döküntüsü, ağız yaraları ve aşırı yorgunluk görülebilmektedir.

Tedaviden Sonra

Hastaların Beslenmesi: Kanser tedavisi esnasında iyi beslenmek için yemek yemek, gücün devamını sağlamak ve kilo kaybını kontrol etmek için yeterli kalori ve protein alınmasıdır. İyi beslenme kanserli kişinin daha fazla enerji almasına ve kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olur. Özefagus kanserli hastalara genellikle gün boyunca 6-8 defa küçük öğünler şeklinde yemek yemeleri tavsiye edilir. Yutma güçlüğü varsa yumuşak ve sıvı gıdalar alınmalıdır. Muhallebi, dondurma ve çorbalar besleyicidir ayrıca kolayca yutulabilirler. Katı gıdalar püre haline getirilerek yenebilir. Bazı hastalar kendi kendilerine yiyebilene kadar bir beslenme tüpüne ihtiyaç duyarlar.

Hasta Takibinin Önemi: Özefagus kanserinin tedavi sonrasındaki takibi, olabilecek değişikliklerin teşhis edilerek tedavi edilmesi açısından önemlidir. Kontrol muayenelerini; fizik muayene, x-ray grafileri, laboratuvar testleri oluşturur.Hastalar, randevuları arasında herhangi bir sağlık problemi ile karşılaşılarsa bunu doktorlarına bildirirler.

Duygusal Destek Sağlama Ciddi bir hastalık ile birlikte yaşama, hastalıkla mücadele ederek olmaktadır.Kanserli kişilerin bir kısmında oluşan fiziksel veya ilaca bağlı değişiklikler, onun yaşamında zorluklara neden olabilir. Bu hastalar, hastalıklarını duygusal olarak örtmeye ihtiyaç duyabilirler. Gerçekte kanserin verdiği duygusal çöküntü, hastaların bir kısmında sıkça görülmektedir. Doktorlar, hemşireler, sosyal çalışanlar gibi sağlık bakım grup çalışanları hastanın daha az izole olmasını sağlar ve hastaların yaşam kalitesini artırırlar. Hastalar, sağlık bakım birimlerindeki üyeler ile her zaman konuşabilir ve yardım isteyebilirler.

melanomCilde rengini veren melanositlerden kaynaklanan bir cilt tümörüdür. Melanositler, cilde rengini veren melanin pigmentini yaparlar. Güneş ışığına daha fazla maruz kaldıkça daha fazla melanin pigmenti üretilir ve cilt rengi koyulaşır. Melanoma bazal hücreli ve yassı hücreli kanserlerden daha agresif seyreder. Melanoma erken evrelerde tedaviyle şifa bulabilir, ancak erken evrede yakalanmazsa yayılma eğilimindedir. Melanoma diğer cilt kanserlerine göre nadir ama daha ciddi seyirlidir. Melanoma cilt kanserlerinin %5 i oluşturmasına rağmen en fazla ölüme neden olan cilt kanseridir. Melanoma erkeklerde omuz ve kalçalarda veya baş ve boyunda görülürken, kadınlarda kol ve bacaklarda daha sık görülür.

Risk Faktörleri

*Melanom için bazı risk faktörleri;

*Güneş ışığına maruz kalma

*Doğal olmayan ultraviyole ışığına maruz kalma

*Normal olmayan siğiller

*Ailede melanoma öyküsü bulunması : Melanom tanısı almış kişilerin yaklaşık %10’ un da aile bireylerinde melanoma öyküsü bulunmaktadır.

*Beyaz ırk ve 20 yaşından büyük olma

*Kızıl, sarışın ve mavi gözlü olmaktır..

 Belirtiler

*Melanomada görülen bazı bulgular, melanom dışı diğer hastalıklarda da görülebilir.

*Siğilin renginde, boyutunda ya da biçiminde değişiklik olması,

*Düzensiz sınırları olması

*Birden fazla renk içermesi

*Simetrik olmaması

*Kanama veya ülserasyon göstermesi

*Siğillerin yanında birden fazla yeni siğil oluşması durumunda doktorunuza danışmalısınız.

Tanı

Melanomada tanı diğer cilt kanserlerinde olduğu gibi biyopsi ile konur. Melanoma komşuluk yoluyla, lenf damarları yoluyla ya da kan damarları yoluyla vücudun diğer bölgelerine yayılabilir.

Evreleme

Melanomun yayılımını tespit etmek için uygulanan yöntemler şunlardır:

Melanomada bir miktar normal doku ile birlikte tümör cerrahi olarak çıkartılır.

Lenf bezi haritalaması ve sentinel lenf nodu biyopsisi: Tümöre yakın bir bölgeden radyoaktif madde veya mavi boya verilir, boya lenf kanalları yoluyla kanserin yayılma olasılığı olan ilk lenf bezine ulaşır, sadece bu lenf bezi çıkarılarak kanser hücrelerinin olup olmadığına bakılır. İlk lenf bezinde kanser tespit edilmezse, diğer lenf bezlerinin cerrahi olarak çıkarılması gerekmez.

Akciğer Grafisi: Röntgen ışınlarıyla akciğer görüntülenerek kanserin akciğere yayılıp yayılmadığı tespit edilmeye çalışılır.

Bilgisayarlı Tomografi: Bilgisayara bağlı bir x-ray makinesiyle, organların bir seri detaylı resmi alınır. Doktorunuz bu resimleri daha iyi değerlendirip yorumlayabilmek için size kontrast maddeler verebilir

Manyetik Rezonans Görüntüleme:Manyetik alan, radyo dalgaları ve bilgisayar kullanılarak vücudun bir seri resmi alınır.

PET BT (Pozitron emisyon tomografi):Vücuttaki kanserli hücreleri bulmaya yarayan bir görüntüleme yöntemidir. Bunun için damar yoluyla bir miktar radyoaktif glukoz verilir, malign hücreler daha fazla glukoz kullanır, bu nedenle normal hücrelerden daha parlak görülür.

Laboratuvar Testleri: Kan, idrar örnekleri alınarak test edilir. Tümör ciltteki yayılımın derinliğine göre Clark sınıflamasıyla ya da tümör boyutu, lenf nodu veya uzak organ yayılım durumuna göre evrelendirilir.

Tedavi

Melanomlarda kullanılan standart tedavi yöntemleri cerrahi, radyoterapi, kemoterapi ve biyolojik tedavidir.

Melanom cerrahisi; Melanom dışı cilt kanserlerinin tedavisinden farklıdır ve tümörün evresine bağlıdır. Tümör ve normal doku cerrahi olarak çıkarılabilir. Lenf bezlerine yayılan tümörlerde lenf adenektomi adı verilen lenf bezlerinin çıkarıldığı bir cerrahi işlem uygulanır. Melanomlarda kemoterapi damar yoluyla ya da hipertermik izole ekstremite (kol veya bacak) kemoterapisi denilen bir yöntemle uygulanabilir. Bu yöntemde ilaç direkt olarak tümörün olduğu kol veya bacağa uygulanır, böylece kanserin olduğu bölgede daha yüksek ilaç dozuna ulaşılır. Biyolojik tedavi; bağışıklık sisteminin kanserle mücadele etmesini sağlayan tedavidir. Vücutta ya da laboratuvarda üretilen maddeler kullanılır. Bunlar bağışıklık sistemini düzenleyerek vücudun kansere karşı mücadele etmesini sağlar. Kemoterapi ile birlikte biyolojik tedavinin uygulandığı kemoimunoterapi melanoma tedavisinde araştırılan bir yöntemdir. Bu tedavi yöntemlerinden hangisinin seçileceği melanomanın evresine bağlıdır.

Evre 0 melanomada önerilen tedavi tümörün cerrahi olarak çıkarılmasıdır.

Evre I melanomada tümör ve çevre doku cerrahi olarak çıkarılabilir. Tümör ve çevre normal dokunun cerrahi olarak çıkarılmasıyla birlikte, lenf bezi haritalaması ve seçici olarak lenf bezlerinin çıkarılması halen araştırılmaktadır.

Evre II melanomada tümör ve çevre doku ile birlikte komşu lenf bezleride çıkarılır. Cerrahi tedaviden sonra yüksek doz biyolojik tedavi uygulanır.

Evre III melanomada tümör ve çevre doku çıkarılır. Geniş miktarda normal doku çıkarıldığı için oluşan lezyonun tamiri için normal bölgelerden alınan ciltle yara tamiri yapılır. Cerrahi tedaviden sonra biyolojik tedavi uygulanır.

Evre IV melanoma vücudun diğer bölgelerine de yayılmıştır. Cerrahi tedavi veya radyoterapi sadece hastaya acı veren bulguları azaltmak ve yaşam kalitesini artırmak için kullanılır. Asıl tedavisi kemoterapi ve/veya biyolojik tedavidir. Yeni kemoterapi ve biyoterapi ajanları, hedefe yönelik tedaviler veya aşı tedavisi üzerinde halen çalışılmaktadır.

Tedaviden Sonra Tedaviden sonra kontrollere devam etmek önemlidir. 1 mm’ den ince melanomlarda tedaviden sonra yıllar boyunca her 3 -12 ayda bir kontrol önerilmektedir. Daha kalın melanomlarda ilk iki yıl her 3 ila 6 ayda, sonraki iki yıl 3 ila 12 ayda bir kontrol önerilmektedir. Sonrasında ise kontrol yılda bir yapılır. Doktorunuz akciğer yayılımını tespit edebilmek amacı ile akciğer grafisi çektirebilir, ya da bazı kan testleri uygulayabilir. Daha ileri evre melanomalarda bilgisayarlı tomografi ile tarama yapılabilir. Melanom tanısı alan hastalar kendilerini muayene etmeli ve ciltlerinde gördükleri yeni bir şişlik veya değişikliği doktorlarına bildirmelidir. Yine ağrı, öksürük, iştahsızlık ve güç kaybı gibi geçmeyen bulguları da doktorunuza bildirmelisiniz. Melanoma tedaviden sonraki ilk 10 yıl boyunca herhangi bir zamanda tekrarlayabilir.

karacigercancer Karaciğer kanserlerine tüm kanserler içinde daha az rastlanır. Batı toplumlarında daha nadir rastlanan bir tümördür ve özellikle hepatit B infeksiyonunun yaygın olduğu Güneydoğu Asya ve Güney Afrika’da görülür. Karaciğer kanserleri çoğunlukla hepatosit adı verilen karaciğer hücrelerinden köken alırlar. Bu nedenle, karaciğer kanserlerinin %85-90’ına hepatosellüler kanser adı verilir.

Risk Faktörleri

Karaciğer kanserine neden olan etkenler tam olarak bilinmemekle birlikte toplumda risk altında olan kişiler mevcuttur. Hepatit B ve hepatit C virüsüyle sarılık hastalığı geçirip virüs taşıyıcısı olanlarda karaciğer kanseri riski artmaktadır. Bu virüsler kan yoluyla ve cinsel yolla insandan insana bulaşır. Karaciğer kanseri, bu tür virüs infeksiyonları görüldükten yıllarca sonra ortaya çıkabilir. Hepatit virüsleriyle yakınmanız olmadan da hastalığı geçirebilirsiniz ve ancak kan testleri ile hastalığı geçirdiğiniz anlaşılabilir. Yine, siroz hastalarının %5’inde de karaciğer kanserine yakalanma riski vardır. Ayrıca, mısır, yer fıstığı ve diğer tahıllarda yaşayan Aspergillus adı verilen mantarların ürettiği aflatoksin adı verilen zehirler de karaciğer kanserine neden olabilir. Erkeklerde, 60 yaşın üzerindekilerde ve ailesinde karaciğer kanseri olanlarda da riskte artış mevcuttur.

Yakınma ve Bulgular

Karaciğer kanserleri sıklıkla karında şişkinlik, karnın sağ üst kısmında sırta vuran ağrı, kilo kaybı, iştahsızlık, ateş ve ciltte sararma, idrar renginde koyulaşma gibi sarılık bulguları ile ortaya çıkar. Bu yakınma ve bulguların hiç birisi karaciğer kanserine özgün değildir. Bu nedenle, benzer yakınmaları olan kişilerin doktora başvurması gerekmektedir.

Tanı

Siroz ve hepatit taşıyıcısı olan hastalarda takip sırasında tanı konulabilir. Tanı koyabilmek için ilk adım doktor muayenesidir. Bu muayenede karın içindeki karaciğer, dalak gibi organlardaki büyümeler, asit adı verilen sıvı toplanması, cilt ve gözlerdeki sararma tespit edilir. Kan testlerinde alfa fetoprotein olarak adlandırılan maddenin yüksek olması karaciğer kanseri tanısını destekler. Karın ultrasonografisi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme karaciğerin görüntülenmesi ile tanı konulmasına yardımcı olur. Kesin tanı için görüntüleme yöntemleri eşliğinde karaciğerden ince bir iğne ile biyopsi alınması ve patolojik olarak incelenmesi gerekmektedir. Yapılan biyopsi sonucunda karaciğer kanseri tanısı konulursa hastalığın vücuttaki yaygınlığını anlamak ve uygulanacak tedavi yöntemine karar vermek için evreleme yapılması gereklidir. Evreleme bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme yardımı ile yapılabileceği gibi bazen genel anestezi altında laparoskopi adı verilen girişim ile de yapılabilir.

Tedavi

Karaciğer kanserlerinin asıl tedavisi cerrahidir. Sadece karaciğerde sınırlı olan kanserlerde, hastanın genel durumu ameliyat için uygunsa, hastalıklı karaciğer dokusu çıkartılarak cerrahi tedavi uygulanır. Hepatektomi adı verilen bu cerrahi girişim sırasında çıkartılacak karaciğer dokusunun miktarını kanserin büyüklüğü, sayısı ve yerleşim yeri belirler. Bu işlem sırasında geride kalacak karaciğer dokusunun da hastanın yaşamını devam ettirebilmesi için yeterli miktarda olması
gereklidir. Karaciğerin kanser nedeniyle tümüyle çıkartılması gereken durumlarda sağlıklı bir vericiden karaciğer nakli de yapılabilir. Cerrahiyle birlikte veya cerrahi uygulanamayan bazı hastalarda ısıtma (radyofrekans ablasyon, lazer) veya dondurma (kriyocerrahi) yöntemleri kullanılarak da kanserli doku yok edilebilir. Ancak, bu yöntemlerin etkinliği cerrahiden daha azdır. Cerrahi tedavi sonrası veya cerrahi tedavinin uygun olmayacağı hastalarda ilaç tedavisi (kemoterapi) uygulanır. Bu durumda tek bir ilaç veya farklı ilaç kombinasyonları belirli aralıklarla hastalara verilmektedir. İlaçlar koldaki bir damardan tüm vücuda verilebileceği gibi, ameliyat edilen hastalarda ameliyat sırasında yerleştirilen bir kateter yardımıyla karaciğerin damarından (hepatik arter) sadece karaciğer içine de verilebilir. İlaç tedavisine bazen ışın tedavisi (radyoterapi) de eklenebilir. Bu durumda dışarıdan cihazlar yardımıyla yüksek enerjili ışınlar karaciğerin olduğu karın sağ üst bölgesine yönlendirilerek tedavi uygulanır. Hastalar cerrahi sonrası ilaç ve ışın tedavilerini tamamladıktan sonra belli aralıklarla takip edilirler. Takip sırasında karaciğer ve karın içi organlar ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme yöntemleriyle görüntülenerek hastalığın tekrarlayıp tekrarlamadığı kontrol edilir. Kanserin tekrarlaması genellikle ilk iki yıl içinde olur. Hastaya tekrarlayan kanserin durumuna göre yeniden cerrahi, ilaç veya ışın tedavisi uygulanabilir.

Korunma

Karaciğer kanserinden korunmak için hepatit virüsleriyle infeksiyondan kaçınmak gerekir. Hepatit B virüsünden aşılanarak korunabilirsiniz. Ayrıca, alınan besinlerde aflatoksin olmamasına dikkat etmek gerekir. Siroza ve uzun dönemde karaciğer kanserine neden olabileceği için aşırı alkol tüketiminden uzak durmak gerekir.

kan Lösemi, kan hücrelerinin özellikle de akyuvarların normalin üzerinde çoğalması ile kendini gösteren bir kanser türüdür. Yüksek sayıdaki olgunlaşmamış ve malign hücrelerin normal ilik hücrelerinin yerini alması ile iliklerde hasar meydana gelir. Böylece kan pıhtılaşmasında rol oynayan plateletler ve savunmada rol oynayan lökositlerin sayısı azalmaya başlar. Bu da lösemi hastalarında zedelenmelerin ve kanamaların yoğun görülmesine, hastaların kolay enfeksiyon kapmasına neden olur. Savunma mekanizması zayıflar. İleri aşamalarda kırmızı kan hücresi eksikliği anemiye, nefes darlığına neden olabilir.

Bunun dışında zayıflık ve yorgunluk, ateş, bazı nörolojik semptomlar, dişetlerinde şişkinlik ve kanamalar gibi belirtileri de vardır.

Lösemiler, vücuttaki kan üretim sistemini (lenfatik sistem ve kemik iliği) etkileyen kanserlerdir. Lösemiler akut veya kronik olarak (mikroskoptaki görünüşlerine göre alt gruplara ayrılırlar) ve tümörün yayılım ve gelişim özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Genel olarak, akut lösemiler çocuklarda ortaya çıkarken, kronik lösemiler daha çok yetişkinlerde görülme eğilimindedirler. Kan kanserinin hücre tipine göre (myeloid, lenfoid gibi) ve hastalığın süresine göre (akut, kronik) çeşitleri vardır. Bazı tipler daha hızlı ve kötü bir gidiş gösterir. Çocukluk çağında lösemi tipleri diğer kanser tiplerine göre daha sık görülmektedir. Kesin nedenleri bilinmemekle birlikte hem genetik hem de çevresel faktörlerin önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Somatik hücrelerdeki DNA’larda meydana gelen mutasyonlar onkogenlerin aktive olması ya da tümör baskılayıcı genlerin inaktive olmasına neden olur. Böylece hücre ölümünün ve bölünmesinin regülasyonu hasara uğrar. Bu hasara genetik sebeplerin dışında, petrokimyasalların, radyasyonun, kanserojen maddelerin ve bazı virüslerin (örn. HIV) neden olduğu düşünülmektedir.

Akut Lösemiler

Akut lösemide, sürekli kan hücresi artışı yaşanmaktadır ve sonuçta sağlıklı-normal kan hücrelerinden sayıca daha fazla hale gelmektedir. Bu normal hücreler diğer organlara da yayılarak, organı fonksiyonlarını yapamaz hale getirebilir. Akut lösemilerin sınıflandırılması temel olarak olgunlaşmayan hücrelerin tipleri esas alınarak yapılır:

Akut Lenfoid Lösemi (ALL): Normalde lenfosit adı verilen olgun kan hücresi tipine dönüşmesi gereken lenfoblast isimli olgunlaşmamış kan hücrelerin artması ile karakterizedir. Bu lenfoblastlarin sayıları çok miktarda artar ve genelde lenf düğümlerinde birikerek şişliklere neden olurlar. ALL, en sık gözlenen çocukluk çağı kanseridir ve 15 yaş altındaki çocuklarda gözlenen lösemilerin %80 ni ALL dir. Bazen yetişkinlerde de görülebilmekle birlikte, 50 yaşın üzerinde ALL son derece nadirdir.

Akut Myeloid Lösemi (AML): Myeloblast adı verilen ve normal kan hücrelerine (kırmızı kan hücrelerine, trombositlere) dönüşmesi gereken hücrelerin çoğalma bozukluğu olarak ortaya çıkar. Anemi (kansızlık – kırmızı kan hücresi üretiminde azalma) ve sık enfeksiyona yakalanma (beyaz kan hücresi üretiminde azalma) durumu gibi bulgularla kendini gösterebilir. Ergenlik çağında ve 20 li yaşlarda saptanan lösemilerin %50 sini, yetişkinlerdeki lösemilerin de %20 sini AML oluşturur.

Kronik Lösemiler

Kronik lösemi, görünüşte olgun ancak normal olgun kan hücrelerinin yaptıklarını yapamayan kan hücrelerinin aşırı üretimi ile karakterizedir. Kronik lösemi daha yavaş ilerler ve sonuçları daha az dramatiktir. Temel olarak iki alt grubu vardır:

Kronik Lenfoid Lösemi (KLL): Olgun görünüşe sahip lenfositlerin kemik iliğinde aşırı üretimi ile kendini gösterir. Bu anormal hücreler tam olarak olgunlaşmış normal lenfositler gibi görülürler, ancak normal lenfositler gibi vücudumuzu enfeksiyonlara karşı koruyamazlar. KLLde, kanser hücreleri kemik iliğinde, kanda ve lenf nodlarında bulunurlar ve lenf düğümlerinde şişmeler meydana gelir. KLL tüm lösemilerin %30 unu oluşturur. 30 yaşın altında nadiren görülürler, ancak görülme sıklığı yaşla birlikte artar ve en sık olarak 60-70 yaş arasında gözlenir. Saçlı (Hairy) hücreli lösemi; lenfosit kaynaklı bir kronik lösemidir ancak KLLden farklıdır. KLLden farklı olarak, saçlı hücreli lösemi ilaç tedavisi ile sıklıkla tedavi edilebilmektedir.

Kronik Myeloid Lösemi (KML): Bu lösemi, olgun görünüşlü ancak fonksiyon kaybı bulunan myeloid hücrelerin (beyaz kan hücreleri gibi) aşırı üretimi ile kendini gösterir. Bu aşırı üretim hiç normal hücre kalmayana kadar devam eder. KML hastası olanlarda sıklıkla Philadelphia kromozomu denilen kromozom anomalisi ortaya çıkar. Bu kromozom anomalisinde bu hastalığa neden olan bir enzimin üretilmesine neden olan bir genin olduğu düşünülmektedir. KML, yetişkinlerde gözlenen lösemilern%20-30 unu oluşturur ve 25-60 yaşları arasında gözlenir. Bazı hastalarda kemik iliği nakli ile bu hastalık tedavi edilebilir.

Genel olarak lösemiler tüm kanserlerin %2 sini oluştururlar. Erkeklerde lösemi daha sık gözlenmektedir. Ayrıca beyaz ırkta da daha sıktır. Yetişkinlerde lösemi tanısı konma sıklığı çocuklardan 10 kat daha fazladır ve risk yaşla birlikte artar. Çocuklar arasında ise 4 yaş altında daha sık gözlenir. Löseminin kısmen de olsa ailevi olabileceğine dair bulgular vardır; özellikle KLL gibi belirli türlerinde, bazı ailelerde yoğunlaşma gözlenmektedir. Belirli genetik hastalıklarda (Down sendromu gibi) da bazı lösemi tiplerinin daha sık gözlendiği bilinmektedir. Bununla birlikte, kesin bir genetik ve ailevi risk henüz saptanmamıştır. Myeloid lösemi olgularında, iyonize edici radyasyona ve benzene (kurşunsuz benzinde bulunur) maruziyetin hastalığın gelişmesinde etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır.

Belirtiler:

İlerleyici bir seyir gösteren hastalığın belirtileri, anormal (habis) hücrelerin, kan yapıcı organlarda normal hücrelerin yapımını engellemesi sonucunda ortaya çıkar. Normal alyuvarların yapımındaki azalma ile kansızlık (anemi); normal akyuvarların yapımındaki azalma neticesinde enfeksiyona yatkınlık, mikrobik hastalıklar ve ateş; kan pıhtılaşmasında rol alan kan pulcuklarının (trombositler) yapımındaki azalma ile çeşitli kanamalar (burun kanaması, diş eti kanamaları, cilt altı kanaması gibi) meydana gelir. Ciltte sık sık çürükler meydana gelir veya kesik oluştuğunda kanama güçlükle durdurulur. Ayrıca, hastalığın diğer bazı bulguları da habis hücrelerin bazı organları işgal etmesine ve çeşitli kimyevi maddeler salgılamasına bağlanır. Bütün bu hızlı hücre yapım ve yıkımı, kilo kaybı ve terlemeye de yol açar. Hastalarda dalak genellikle büyümüştür ve lenf düğümlerinde de şişlikler tesbit edilir. Karında şişkinlik hissi vardır. Erken döneme ait belirtiler genelde gözden kaçmaktadır, çünkü bu dönemdeki şikayetler nezle veya diğer sık gözlenen hastalık şikayetlerine benzer; halsizlik, kemik ve eklemlerde ağrılar, baş ağrıları, deride kızarıklıklar, saç dökülmesi gibi.Sık sık hastalanma ve ateş görülebilir, kan pıhtılaşmasında rol alan kan pulcuklarının (trombositler) yapımındaki azalma ile çeşitli kanamalar (burun kanaması, diş eti kanamaları, cilt altı kanaması gibi) meydana gelebilir.

Tanı

Öncelikle hastanın şikayetlerinden ve muayene bulgularından şüphelenilmesi gerekir; ve kan testleri ile tanı netleştirilebilir. Daha sonra kemik iliği biyopsisi, özel kan testleri ve genetik testler yapılabilir. Genel olarak, kronik lösemi, akut lösemiden daha yavaş ilerler. KML hastaları tipik olarak 3-5 yıl boyunca normaldirler daha sonra AML benzeri bir tablo meydana gelir. Şu an için lösemiden korunmanın kesin bir yöntemi bilinmemektedir. Ancak ileriki yıllarda genetik testler, lösemi gelişme riski yüksek kişileri belirlemede kullanılabilir. O döneme kadar lösemi hastalarının birinci derece akrabaları düzenli olarak doktorlarına muayene olmalı ve kan testi yaptırmalıdırlar.

Tedavi

Hastalığın tedavisinde, son yıllarda oldukça önemli adımlar atılmışsa da sebepler bilinemediği için sebebe yönelik tedavi yapılamamaktadır. Günümüzde tatbik edilen tedavilerin temel amacı, habis hücreleri ortadan kaldırmaktır. Tedavi şemaları hastalığın tiplerine ve safhalarına göre değişiklik gösterir. Radyasyon (şua) tedavisi; çeşitli kanser ilaçlarının tatbiki; bağışıklama (veya bağışıklık sistemini güçlendirme) tedavisi (immünoterapi), kemik iliği nakli başlıca tedavi şekilleridir. Kemik iliği nakli, kriz (atak) atlatıldığı zamanda kişinin kendi hücrelerinin (ototransplantasyon) veya uygun bir vericinin hücrelerinin (allotransplantasyon) verilmesi ile olabilmektedir. Bu tedavi şekillerine ek olarak birçok yeni metod deneme safhasında olup, müsbet neticeler vermektedir. Hastaların kaybedilmelerinin en önemli sebepleri, aşırı zayıflık, mikrobik hastalıklar, kanama ve işgale bağlı organ yetmezlikleridir. Tatbik edilen tedavilerle hastalık krizi (atağı) atlatılabilmektedir. Ancak bazen kısa bazen de yıllarca süren aralardan sonra hastalık yeniden ortaya çıkabilmektedir.

kalin Kolon ve rektum, sindirim sisteminin kalın bağırsak denen kısmını oluşturur. Son 20 cm’lik kısmı rektum, buradan ince bağırsaklara kadar olan kısmı ise kolon olarak adlandırılır. Toplam yaklaşık 1,5 m uzunluğundadır. Kolonun rektumla birleştiği yer sigmoid kolondur. Kolonun ince bağırsakla birleştiği yere çekum adı verilir. Kısmen sindirilmiş gıdalar ince bağırsaktan kolona gelir. Kolon su ve mineralleri besinden ayırır, geri kalanı anüsten atılmak üzere depolar.

Kolondan başlayan kansere kolon kanseri, rektumdan başlayan kansere rektal kanser denir. Kolon ve rektum kanserleri bu organların iç yüzeyini örten tabakayı oluşturan hücrelerden gelişir. Sağlık Bakanlığı’nın istatistiklerine göre en sık görülen ilk 5 kanser arasındadır. Her yaşta görülebilmelerine rağmen en sık 50 yaşından sonra gözlenmektedir. Ortalama görülme yaşı 63’dür. Kadın-erkek arasında görüme sıklığı açısından pek bir fark yoktur. Kolorektal kanser kolon ve rektumun dışına çıktığında, kanser hücreleri genelde yakındaki lenf bezlerinde bulunabilir. Kanser hücreleri bu lenf bezlerine ulaşabilirse diğer bezlere, karaciğer ve uzak organlara ulaşabilir.

 

Risk Faktörleri

Kolorektal kanserin kesin sebebi bilinmemektedir. Kolorektal kanser için bazı risk faktörleri vardır:

Yaş: Kolorektal kanser, genelde yaşlılarda görülür. Hastaların %90’ı 50 yaşından sonra tanı alır. Ortalama yaş 60’lı yaşlardır.

Polipler: Polip iyi huylu bir tümördür. Kolon veya rektumun iç duvarından kaynaklanırlar. 50 yaşın üzerindeki insanlarda yaygındır. Bazı polipler (adenomlar) kanserleşebilir. Bu durumda, kanserleşme riski nedeniyle polip çıkartılmalı ve düzenli aralıklara kontrol edilmelidir. Poliplerin erken tanısı ve alınması, kolorektal kanser riskini azaltır.

Ailede kolorektal kanser öyküsü: Bir kişinin yakın akrabalarında (anne, baba, kız veya erkek kardeş, çocuklar) kolorektal kanser öyküsü varsa bu hastalığa özellikle daha genç yaşta yakalanma riski artar.

Genetik bozukluklar: Belli genlerdeki değişiklikler kolorektal kanser riskini arttırır. Herediter nonpolipozis kolon kanser (HNPCC) kalıtımsal (genetik) kolorektal kanserin en yaygın tipidir. Tüm kolorektal kanser vakalarının %2’sini oluşturur. HNPCC genindeki değişiklikler nedeniyle olur. Değişmiş HNPCC genli hastaların %75’inde kolorektal kanser gelişir, kanserin ortalama tanı yaşı 44’dür.

Familyal adenomatöz polipozis (FAP) kolon ve rektumda kalıtımsal poliplerle karakterize nadir bir durumudur. APC adında özel bir gendeki değişiklikler sonucu olur. Tedavisi kalın bağırsağın tamamının çıkarılmasıdır. FAP tedavi edilmez ise 40 yaş civarında kolorektal kanser gelişir. FAP tüm kolorektal kanser vakalarının %1’den azını oluşturur.

Daha önceden kolorektal kanser geçirmiş olmak: Kolorektal kanser öyküsü olan bir kişide tekrar kolorektal kanser gelişebilir. Yumurtalık, rahim ve meme kanseri öyküsü olan kadınlarda kolorektal kanser riski artmıştır.

Ülseratif kolit veya Crohn hastalığı: Bağırsakta adı geçen iltihabi hastalığı olanlarda kolorektal kanser riski artmıştır. Bu kişilerde normal topluma göre 10 kat artmış risk mevcuttur.

Diyet: Hayvansal yağdan zengin, kalsiyum, folat ve liften fakir diyetle beslenenlerde kolorektal kanser riski artmıştır. Meyve ve sebzeden fakir beslenmek de riski artırır.

Sigara: Sigara içen hastalarda polip ve kolorektal kanser riski artmıştır.

Korunma

Kalın bağırsak kanserlerinden korunmada tarama yöntemlerinin yanı sıra riski azaltıcı bazı basamaklar da mevcuttur. Örneğin fiziksel egzersiz, aşırı kilolardan kurtulmak, sigara ve alkol kullanmamak, yüksek lifli, düşük yağ içerikli gıdaları tüketmek bunlardan birkaçıdır.

Belirtiler

Bağırsak alışkanlıklarında değişiklikler

İshal, kabızlık, bağırsakta tam boşalmama hissi

Dışkıda kan (parlak ya da koyu kırmızı)

Normalde olduğundan daha ince dışkılama

Genel abdominal rahatsızlık ( gaz, kramplar, şişkinlik)

Bilinen bir neden olmaksızın kilo kaybı

Sürekli yorgunluk

Bulantı ,kusma

Kalın bağırsak kanserlerindeki bulgu ve belirtiler, tümörün evresine göre değişir. Tümör bağırsak içene doğru büyürken bulgu vermezken, tam tıkandığında oluşan, hastanın gazını ve dışkısını çıkaramadığı duruma kadar değişen belirtiler verebilir. Burada klinik açıdan önemli bir durum sağ taraftaki bağırsak çapının soldan daha geniş olması ve geçişle ilgili belirtilerin daha geç olmasıdır. Kalın bağırsağın sağ tarafındaki tümörlerde gözlenen belirtiler dışkı ile birlikte fark edilmeyen kan kaybı ve bu kanamaya bağlı kansızlık, halsizlik, nefes darlığı, çabuk yorulma, dışkılama alışkanlarında değişikliktir. Zaman zaman kabızlık ve ishal atakları, karın ağrısı, karında şişkinlik, kilo kaybı diğer bulgulardır. Kalın bağırsak tümörlerinin en sık yerleşim yeri sol tarafdır, burası da kalın bağırsağın dar yerlerindendir. Bu yüzden sol taraf tümörlerinde bağırsak tıkanıkları karşımıza daha çok çıkmaktadır.

Rektum tarafında yani makata yakın kısımdaki tümörlerde en sık bulgu, dışkıya kan bulaşmasıdır. Burada dikkat edilecek durumlardan birisi hemoroid denen hastalıkta da dışkıda kan gözlenir ve kişi bu durumu karıştırarak teşhis ve tedaviyi geciktirebilir. Dışkılama alışkanlıklarında değişiklik, dışkı çapının incelmesi, kabızlık, dışkılama sonrası tam boşalamama, karında şişkinlik gözlenen diğer bulgulardır. Bu bulgulardan şüphelendiğinizde doktora başvurmalısınız. Geç dönemde kalın bağırsak kanserlerinin istenmeyen durumlarından biri barsağın tam tıkanmasıdır. Bundan başka oluşabilecek durumlar arasında büyük damarın duvarının yıkılması sonucu ciddi kanamalar, tümörün bağırsak duvarını delmesi, buna bağlı kalın bağırsaktaki mikropların karın zarına yayılması, karın boşluğunda sıvı toplanması şeklindedir.

Çoğunlukla bu belirtiler kansere bağlı değildir. Diğer başka sağlık problemleri bu belirtilere yol açabilir. Ancak bunlardan herhangi birine sahip kişilerin, erken tanı ve tedavi için doktora başvurması önerilir. Genelde kanserin erken dönemlerinde ağrı olmaz. Ağrı olmasını beklemeden doktora başvurmak kanserin erken tanısında önemlidir.

Tanı

Diğer kanserlerde olduğu gibi kolon kanserleri de iyice büyüyene kadar belirti vermezler. Bu nedenle amaç, daha kanserde belirti yokken tümörü ortaya koymak olmalıdır. Belirtiler gelişmeden önce bir kişinin kanser için taranması poliplerin ve kanserin erken tanınmasında yardımcı olur. Poliplerin erkenden tanınıp çıkartılması, kolorektal kanseri önleyebilir. Erken tanı konulduğunda, kolorektal kanserin tedavisi daha etkin olabilir.  Bu nedenle, 50 yaş üstündeki kişiler izlenmeli ve kolorektal kanser için artmış riski olan kişiler daha erken tarama programına alınmalıdır.

Erken tanıda kullanılan tarama testleri şunlardır:

Dışkıda gizli kan testi: Kanserler ve polipler kanadığından bu test ile dışkıda az miktarda kanı saptamak mümkündür. Ancak hemoroid gibi kanser dışı kanama nedenleri de bu testte pozitifliğe yol açabilir.

Sigmoidoskopi: Rektum ve sigmoid kolon denen bağırsağın son 60 cm’lik kısmı görüntülenir. Polip tespit edilirse polipektomi denilen bir işlemle çıkartılmasına olanak sağlar.

Kolonoskopi: Tüm kolonun iç duvarı görüntülenir, varsa polipler çıkartılabilir.

Rektumun parmakla muayenesi: Doktor vazelinle kayganlaştırarak eldivenli parmağı ile rektumu muayene eder.

Çift kontrastlı baryumlu kolon grafisi: Makattan beyaz opak madde verildikten sonra çekilen filmlerle tümörü göstermeyi sağlar. Büyük tümörleri göstermede faydalıdır ancak kolonoskopi kadar güvenilir değildir.

Tarama ve tanı hakkında araştırmalar: Polipler ve kolorektal kanserin saptanması konusunda yeni teknikler denenmektedir. Bunlardan biri kolonun bilgisayarlı taraması, diğeri dışkı örneklerinde yapılan genetik testlerdir. Bu testler henüz rutin kullanıma girmemiştir.

Risk gruplarına girmeyen hastalara, 50 yaşından başlayarak gaytada gizli kan taraması, 50 yaşın üzerinde ise en azından 5 yılda bir sigmoidoskopi, 10 yılda bir kolonoskopi yapılması önerilmektedir. Risk grubunda olan hastalardan; daha önce polip çıkarılmış olan hastalar bu işlemden sonra 1-3 yıl içinde tekrar kolonoskopi yaptırmalıdır. Anne baba gibi yakın akrabalarında kalın bağırsak kanseri tanısı konmuş olanlar 40 yaşından önce veya akrabasına tanı konulduğu yaştan en geç 8-10 yıl önce taramayı başlatmalıdır. Kalıtsal non-polipozis kolorektal kanser için genetik test yaptırılmalıdır. Ailesel adenomatoz polipozis (FAP) olarak adlandırılan hastalık olan kişiler genetik danışmanlık almalı ve 10-15 yaşından itibaren kolonoskopi ile takip edilmelidir. Meme, kadın genital organ kanseri olan kişiler 40 yaşından sonra, ülseratif koliti olan kişiler ise tanı aldıktan sonra periyodik olarak kolonoskopi yaptırmalıdır. Kolorektal kanser belirti ve bulguları olan kişilerde, bunların kanser ya da başka bir nedene bağlı olduğunun saptanması gereklidir. Doktor, kişinin aile öyküsünü, medikal özgeçmişini sorgular. Tarama bölümündeki testlerden bir ya da daha fazlası uygulanır. Kalın bağırsak kanserlerinin teşhisi rektoskopi, sigmoidoskopi veya kolonoskopi ile tümörün görülmesi ve alınacak biopside kanserli dokunun gösterilmesi ile olur. Tetkiklerde anormal bir bulgu saptanırsa (polip gibi) kanser hücrelerini saptamak için biyopsi şarttır. Sıklıkla anormal alan kolonoskopi veya sigmoidoskopi ile çıkartılır. Patolog tarafından çıkartılan doku mikroskop altında kanser hücrelerinin varlığı açısından incelenir.

Evreleme

Biyopside kanser tespit edilirse doktor en iyi tedaviyi planlamak için hastalığın yayılımını (evresini) bilmek zorundadır. Evreleme tümörün yakın dokulara ve vücudun diğer bölgelerine yayılma derecesine göre yapılır.

Evreleme için aşağıdaki tetkikler yapılır:

Kan testleri: Kanda karsinoembriyonik antijen (CEA) ve diğer maddeler araştırılır. Kolorektal kanserli bazı hastalarda ve kanser dışı bazı durumlarda CEA düzeyleri yükselebilir.

Kolonoskopi: Tanıda kolonoskopi yapılmadıysa tüm kolon ve rektum kolonoskopiyle incelenir.

Endorektal ultrason: Bir ultrason probu rektum içine yerleştirilir. Prob insanların duyamayacakları ses dalgaları yayar. Rektum ve çevre dokular bu ses dalgalarının yansımasını görüntüye dönüştüren bilgisayar tarafından görüntülenir, tümörün rektumda derinliği, lenf nodları ve yakın dokulara yayılımı hakkında bilgi verir.

Göğüs radyografisi: Kanserin akciğerlere yayılımını gösterir.

Bilgisayarlı tomografi (BT): Karaciğer, akciğer ve vücudun diğer bölgeleri görüntülenir.

Doktor evreleme için gerekirse başka tetkiklere de başvurabilir (MRI gibi). Bazen evreleme cerrahiyle tümör çıkartılıncaya kadar tamamlanamaz.

Doktorlar kolorektal kanser evrelerini aşağıdaki gibi tanımlarlar:

Evre 0: Kanser sadece kolon ya da rektumun en iç duvarındadır. (karsinoma in situ olarak da adlandırılır)

Evre I: Kanser kolonun veya rektumun daha iç duvarından gelişir. Tümör kolonun daha dış duvarına ulaşmaz, kolon dışına yayılmaz. (Dukes A evre I kolorektal kanserin diğer ismidir.)

Evre II: Tümör kolon veya rektumun daha derin duvarına yayılmıştır ancak kanser hücreleri lenf nodlarına yayılmamıştır. (Dukes B olarak da adlandırılır)

Evre III: Kanser yakın lenf nodlarına yayılmış ancak vücudun diğer bölgelerine yayılmamıştır. (Dukes C diğer ismidir)

Evre IV: Kanser akciğer ve karaciğer gibi vücudun diğer bölgelerine yayılmıştır. (Dukes D diğer ismidir.)

 

Rekürren kanser:

Kanser tedavi edildikten ve saptanmaz hale geldikten belli bir süre sonra kolon veya rektum ya da vücudun başka bir bölümünde tekrar ortaya çıkar buna rekürren kanser denir.

Tedavi

Kalın bağırsak kanserlerinin tedavisinde cerrahi, radyasyon ve kemoterapi başlıca kullanılan tedavi yöntemleridir. Tedavi, tümörün yerleşim yeri ve evresine göre değişmektedir. Tedaviye başlamadan önce hastalar hastalığın evresini, tedavi seçeneklerini, tedavi yan etkilerini, tedavinin normal yaşamları üzerindeki olumsuz etkilerini, tedavinin maliyeti ve kendisi için uygun olabilecek yeni klinik çalışmaların varlığını sorgulayabilir.

Cerrahi: Cerrahi tedavi, kanserin tedavisinde ana basamağı oluşturur. Ama bunun için kanser uzak organlara (karaciğer, akciğer, beyin, kemik vb.) yayılmamış olmalıdır. Cerrahi yöntemde tümörlü kısım etraftaki sağlam dokuyla beraber çıkartılır. Bunun yanında bağırsağı vücuda bağlayan mezenter denilen doku ve lenf bezleri de çıkartılır. Rektum kanserlerinde tümör kalın bağırsağın sol tarafının bir kısmı ile birlikte alınır ve iki uç birbirine birleştirilir. Birleştirmenin mümkün olmadığı durumlarda cerrah, sağlam bağırsağın ucunu karın duvarına ağızlaştırır, diğer ucu kapatır. Buna kolostomi denir. Özel kolostomi torbaları vasıtasıyla dışkı dışarı alınır. Çoğu hastada bu durum geçicidir, cerrahi sonrası kolon veya rektum iyileşmesi tamamlanınca kapatılır. Rektum alt bölgelerinde makata çok yakın kısımlarda tümörü olan hastalarda kolostomi kalıcı olabilir. Son yıllarda özellikle karaciğere ve akciğere yayılan bağırsak tümörlerinde o bölgedeki tümörü tamamen çıkartıldığı durumlarda da artık cerrahi tedavi uygulanmakta ve sonuçlar çok yüz güldürücü olmaktadır.

Kemoterapi: Kemoterapi, kanser hücrelerini öldürmek için antikanser ilaçları kullanmaktır. Sistemik tedavi olarak adlandırılır, çünkü ilaçlar kan dolaşımına geçerek vücuttaki kanser hücrelerini öldürür. Kolon kanserinin bazı evrelerinde ve vücudun başka yerine sıçramış olduğu durumlarda sıklıkla kullanılan bir tedavidir. Antikanser ilaçlar ağız ya da damar yoluyla verilebilir. Hastalar hastanede ayaktan hasta olarak nadiren de yatarak bu tedavileri alabilirler. Hastalar kemoterapiyi tek başına ya da, cerrahi, radyoterapi ile kombine olarak alabilirler. Cerrahi öncesi verilen kemoterapiye neoadjuvant kemoterapi denir, cerrahi öncesi büyük tümörlerin küçülmesi amaçlanır. Cerrahi sonrası verilen kemoterapiye adjuvant kemoterapi denir ve cerrahi sonrası kalan kanser hücrelerini yok etmek, kanserin kolon rektum ya da vücudun başka bir bölgede tekrarlamasını önlemek amaçlanır. Kemoterapi ilerlemiş hastalığı olan kişilere de uygulanabilir.

Radyasyon Tedavisi: Radyoterapi olarak da adlandırılır. İyonize radyasyonla tümör hücrelerinin tahribatına yol açan lokal bir tedavidir. Tedavi edilen alandaki kanser hücrelerini yüksek enerjili ışınlarla öldürmek amaçlanır. Radyoterapi, ameliyat öncesinde tümörün küçültülmesi amacıyla veya ameliyat sonrası nüksleri önlemek için kemoterapi ile beraber verilebilir. Radyoterapi genellikle rektum kanserlerinde ve bunların bazı evrelerinde kullanılmaktadır.

ince İncebağırsağın tümörleri oldukça nadir görülür. Sindirim sistemi uzunluğunun % 75’ini, yüzey alanının ise %90’ını incebağırsaklar teşkil ettiği halde tüm sindirim sistem tümörlerinin ancak %1’i incebağırsaklardan kaynaklanır. Ortalama görülme yaşı 57’dir. İncebağırsak tümörleri familyal polipozis, Gardner sendromu, Peutz-Jeghers sendromu gibi genetik hastalıkları, Crohn hastalığı olanlarda ve bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde daha sık görülür.

Belirtiler

Aralıklı, kramp tarzında ve sırta vuran bir ağrı hastaların %75’inde görülür. İştahsızlık, kilo kaybı ve bağırsak tıkanıklığı bulguları sık rastlanan diğer belirtilerdir. Bazı olgularda gaitada kanama görülür. Belirtilerin bu hastalıklara özgü olmaması hastalığın teşhis edilmesinde gecikmelere neden olur. Hastaların ancak yarısında ameliyat öncesinde tanı konulabilmektedir. Diğer hastalar bağırsak tıkanıklığı veya delinmesi tanıları ile genellikle geç dönemde acil ameliyata alınırlar.

İncebağırsağın Benign (İyi Huylu) Tümörleri

Adenom: Tüm iyi huylu tümörlerin %35’ ini oluşturur. 3 tipi vardır;

Gerçek adenom: Çoğu belirtisizdir ve tektir. Belirti oluşturacak kadar büyükse bağırsak tıkanması veya kanama yaparlar.

Villöz adenom: Onikiparmak bağırsağında daha sıktır. Ağrı, kanama, bağırsak tıkanması yapabilirler 5 cm üzeri boyutlara ulaşabilirler, % 35-55 arası malign potansiyel (kötü huylu olma ihtimali) bildirilmektedir.

Brunner glandlarının adenomu: Peptik ülser hastalığına benzer belirtiler oluşturabilir ve bağırsak tıkanmasına neden olabilir. Kanserleşme potansiyeli yoktur.

Leiomyoma: Kas dokusundan gelişen iyi huylu bir tümördür. En sık belirti veren iyi huylu hastalıktır. Genellikle tek olurlar ve bağırsak tıkanmasına neden olurlar, kanama da yapabilirler.

Lipoma: Yağ dokusundan oluşan iyi huylu tümörlerdir. Bağırsak tıkanmasına, bazen kanamaya neden olurlar.

Hamartoma (Peutz-Jeghers Sendromu): Bu sendromda; ağız çevresi ve içinde, ön kol, avuç içi, makat çevresinde 1-2 mm kahverengi-siyah lekeler ve mide-bağırsaklarda siğile benzer hamartomlar bulunur. Genetik geçişlidir. Kanserleşme potansiyelleri yoktur. Sıklıkla tekrarlayan kramp tarzı karın ağrıları olur. Bağırsak kanaması daha nadirdir, gizli kanamaya bağlı anemi olabilir. Tıkanma veya durdurulamayan kanama durumlarında cerrahi uygulanmalıdır. Hastalığın yaygın tabiatı nedeniyle kür mümkün olmadığı için rezeksiyonlar sınırlı tutulmalıdır.

Hemanjioma: Kan damarlarının bağırsak yüzeyinde yumak oluşturmasıdır. Hastaların % 60’ında birden çoktur. Hastalarda sıklıkla bağırsak kanaması olur.

İncebağırsağın Malign (Kötü Huylu) Tümörleri Adenokarsinom %35-50, karsinoid tümör %20-40, lenfoma %10-15, sarkom %10-15 sıklıkla görülür. Bol mukuslu ishal, sık tuvalet ihtiyacı, bağırsak tıkanıklığı (bulantı, kusma, karın ağrısı), kronik kanamaya bağlı anemi ve halsizlik bulunabilir.

Adenokarsinoma: Onikiparmak bağırsağı ve incebağırsağın başlangıç kısmında daha sıktır. Onikiparmak bağırsağı karsinomları, aralıklı sarılık ve gaitada gizli kan bulunması ile, incebağırsak kanserleri ise bağırsak tıkanıklığı ile karşımıza çıkar.

Karsinoid tümör: Karsinoidler incebağırsak iç yüzeyindeki çeşitli hormon maddeleri salgılayan multipotansiyel hücrelerden meydana gelir. Bu hücrelerin kanserleşme potansiyeli değişkendir. İyi huylu karsinoid tümörlerin diğer incebağırsak tümörlerine benzer karın ağrısı, tıkanıklık, ishal, kilo kaybı gibi belirtileri vardır. Kötü huylu karsinoidli hastaların % 5’den azında bunlara ilave olarak ciltte kızarma, solunum sıkıntısı, ishal, baygınlık hissi gibi “karsinoid sendrom” belirtileri olur. Bağırsakta en sık 3 yerde bulunur: appendiks (%46), incebağırsağın son kısmı (ileum) (%28), rektum (%17). Hastaların %30’unda incebağırsakta birden çok karsinoid vardır. Hastaların %25’inde başka ikinci bir tümör daha vardır. Bağırsak iç yüzeyinde sınırlı karsinoidler metastaz yapmazlar, dış yüzeyi tutulmuş olanların %69’u başta karaciğer ve akciğer olmak üzere diğer organlara metastaz yapar.

Lenfoma: En sık incebağırsağın son kısımlarında bulunur. Yalnız bağırsakta sınırlı lenfoma olabileceği gibi sistemik lenfomanın bir parçası da olabilir. İncebağırsak lenfoması ile ilgili 3 sendrom vardır; Batı tipi lenfoma, Akdeniz lenfoması (ağır zincir hastalığı) ve çocukluk çağı abdominal lenfoması (bu grupta Burkitt lenfoma, non-Burkitt lenfoma ve diffüz histiyositik lenfoma bulunur).

Sarkomlar: Leiomyosarkom en sık rastlanan tiptir. Tüm ince bağırsakta görülebilir. Sıklıkla kanama veya bağırsak tıkanıklığı yapar. Fibrosarkom, anjiosarkom, liposarkom ve Kaposi sarkomu daha nadir görülür.

Tanı

Hastalarda hiçbir belirti olmayabilir. Görülebilen belirtiler ise kanser olmayan hastalıklarda da görülebilen genel belirtilerdir. Bu nedenle bu belirtileri olan hastaların bir doktora başvurmaları gereklidir. Tanı amaçlı birtakım tetkikler yapılması gerekir:

İnce bağırsak kontrast ilaçlı filmleri: İnce bağırsakta ilaçla dolmayan boşluklar görülür.

Anjiografi: İncebağırsak damarlarının anormal dağılımı, kontrastın zayıf birikimi ve tümör bölgesinden kontrast ilacın zayıf drenajı görülebilir. Anjiografi, karaciğer metastazlarını saptamada en duyarlı testtir.

Bilgisayarlı Tomografi: Tümöre ait kitle görülebilir.

Tedavi

İncebağırsağın iyi huylu tümörleri belirti verdiğinde veya bağırsak tıkanmasına neden olduğunda, bağırsağın o kısmının ameliyat ile çıkarılması ile tedavi edilirler. Kötü huylu tümörlerinde ise genellikle bölgesel lenf bezleri ile birlikte tümör bulunan incebağırsak bölümünün geniş olarak ameliyat ile çıkarılması gerekir. Onikiparmak bağırsağındaki kötü huylu tümörler, pankreasın baş kısmı ile birlikte onikiparmak bağırsağının tamamının çıkarılmasını (Whipple operasyonu) gerektirir.Özellikle karsinoid tümörün karaciğer metastazlarında karsinoid sendrom belirtilerini önlemek için karaciğerdeki tümörün çıkarılması gerekir. Karaciğerden tümör çıkarılamıyorsa kemoterapi ilaçları ile birlikte karaciğer damarlarının pıhtı ile tıkanması (hepatik kemoembolizasyon) veya karaciğer atardamarının bağlanması gibi tedaviler önerilmektedir. İnterferon ile bazı belirtilerin düzeldiği bildirilmiştir. Somatostatin ve bunun uzun etkili benzeri ilaç “octreotide” ishal, cilt kızarması gibi belirtileri hafifletebilir. Bu tedaviler ile sağkalım artışı da bildirilmiştir. Radyoterapi, lenfoma ve sarkomalarda yararlı olabilir.

Tedaviden Sonra

Hastalığın seyri İncebağırsağın kötü huylu tümörlerinde genel sağkalım oranları kötüdür. En yüksek sağkalım onikiparmak bağırsağı periampuller bölge tümörleri ile bildirilmiştir (5 yıllık sağkalım %30-40). Adenokarsinomlarda bu oran %20’den azdır. Kötü huylu karsinoid tümörde genel 5 yıllık sağkalım % 50 civarındadır. Hastalığın tamamı çıkarıldı ise %70’e kadar artabilir. Leiomyosarkomlar da %30-40 civarında 5 yıllık sağkalıma sahiptir.

rahim 1 Endometrium kanseri endometrium olarak isimlendirilen rahim iç zarının kanseridir. Rahim; alt kısımda vajinaya uzanan serviks (rahim ağzı) ve üst kısımda gövde olarak adlandırılan iki kısımdan oluşur. Gövdenin de iki kısmı vardır; iç kısmına endometrium denir. Bir kadının adet döngüsünde endometriumda değişiklikler olur. Siklusun sonunda endometrıum dökülür ve adet oluşur. Bu döngü kadın hayatında menapoza kadar devam eder. Hemen hemen tüm endometrium kanserleri endometriumun salgı yapan hücrelerinden oluşur ki bu kanser türüne endometrium adenokarsinomu denir. Diğer kanser türleri daha nadir görülür.

Risk Faktörleri

Endometrium kanserine neyin sebep olduğunu tam olarak bilemiyoruz ancak bu hastalıkla ilişkili bazı risk faktörleri vardır. Birçok endometrium kanseri hormon bağımlıdır. Bir kadındaki hormon düzensizliği endometrium kanserine sebep olabilir. Kadında overler (yumurtalıklar) tarafından salgılanan ve adet siklusunu düzenleyen östrojen ve progesteron adlı hormonlar vardır. Bu hormonların düzenli salınımı her ay devam eder. Endometrium kanserinde bilinen risk faktörleri; erken yaşta başlayan adet, gecikmiş menapoz, infertilite (kısırlık), ve obezite (şişmanlık) gibi kadında östrojen miktarını artıran durumlardır.

Endometrium Kanseri İçin Risk Faktörleri

Toplam adet sayısı: Erken başlayan ve geç yaşa kadar devam eden adet görmek, infertilite ve doğum yapmamış olmak ( gebelikte endometriumu koruyan progesteron hormonu artar).

Obezite: Obezite östrojen miktarını artırarak endometrium kanseri riskini artırır.

Tamoxifen: Tamoxifen meme kanseri tedavisinde kulanılan bir ilaçtır ve endometrium kanseri riskini artırır.

Östrojen Tedavisi: Menapozdaki kadınlarda menapozal yakınmaların tedavisi için kullanılır (kemik erimeleri, sıcak basmaları). Östrojenin bu etkisini azaltmak için progesteron kullanılabilir ancak bu durum meme kanseri riskini artırır.Bu nedenle östrojen replasman tedavisine doktorla tartışılarak karar verilmelidir. Yıllık kontroller önemsenmelidir. Anormal kanama gibi durumlarda doktora başvurulmalıdır

Over Hastalıkları: Östrojen miktarını artırarak etki edebilir.

Hayvani yağlardan zengin diyet: Bu durum bir çok kanser gibi endometrium kanseri riskini de artırmaktadır. Aşırı enerji vermeleri obeziteye sebep olur, ayrıca östrojen düzeylerini artırmak gibi bir etkisi de vardır.

Şeker Hastalığı

Aile Öyküsü: Küçük bir grup endometrium kanseri vakası ailevi kalıtsallık (genetik geçiş) gösterir. Aile üyelerinde bağırsak ve endometrium kanseri hikayesi olan kadınların genetik yatkınlık açısından danışmanlığa ihtiyacı vardır. Genetik incelemeler riski gösterebilir. Bu kadınlarda endometrium örneklemesi ile tarama yapılmalıdır.

Meme ve Over Kanseri: Meme ve over kanseri olan kadınlar, pelvik bölgeye ışın tedavisi yapılması endometrium kanseri açısından yüksek risklidir.

Korunma:

Doğum kontrol ilaçlarının riski azaltıcı etkisi vardır. Bu koruma, ilaçların kullanımından sonraki 10 yıl devam eder. Şeker hastalığının kontrol altına alınması ve uygun vücut ağırlığının yakalanması endometrium kanseri riskini azaltır. Eğer menapozal belirtileriniz varsa ve östrojen replasman tedavisi almayı düşünüyorsanız doktorunuzdan endometrium kanseri riski hakkında bilgi alınız. Birçok endometrium kanseri yıllar içerisinde ve çoğu daha zararsız olan problemlerin devamı olarak oluşur. Hiperplazi endometriumun artmış büyümesi sebebiyle olan daha az ciddi bir durumdur. En fazla görülen basit hiperplazi ilaçla tedavi edilebilir ve çok az oranda endometrium kanserine sebep olabilir. Ancak diğer hiperplazi tiplerinde kanser gelişme riski fazladır. Progesteron tedavisi, histerektomi tedavide düşünülebilir.

Belirtiler:

Anormal kanama, lekelenme: Özellikle menapoz dönemindeki kanamalara dikkatle yaklaşılmalıdır. Her 10 endometrium kanserli kadından 9’unun değişik tiplerde anormal kanamaları olur.

Kilo kaybı

Pelvik ağrı

Kitle

Kanserden Şüphelenildiğinde: Eğer bir kadında semptomlar oluşursa doktora başvurmalıdır. Doktor; risk faktörleri, semptomlar ve aile hikayesini alır , pelvik muayene yapar. Kanserden şüphelenildiğinde altta yatan problemin endometrial kanser mi yoksa endometrial hiperplazi mi olduğunun anlaşılması için endometrial dokudan örnek alınmalı ve mikroskop altında incelenmelidir.

Endometrial biyopsi: Biyopsi doktorun ofisinde alınabilir. İnce flexible bir tüp yardımıyla rahim içerisine girip vakum yaratılarak doku örneklemesi yapılır.

Histeroskopi: Bu yöntem doktora rahim içerisine bakma olanağı verir. Doktor ince bir teleskopla rahim içerisine girerek ve rahim içerisini tuzlu suyla doldurarak anormal kanamaya neyin sebep olduğunu anlamaya calışır. Eğer gerekirse biyopsi de alınabilir.

Dilatasyon ve küretaj (D&C): Biyopsi doktora kanser olup olmadığını net olarak gösteremeyecek kadar az ise D&C yapılmalıdır. Bu yöntemde rahim ağzı genişletilir ve özel aletlerle rahim içi doku kazınarak örnek alınır.

Dokuların incelenmesi: Alınan dokular mikroskop altında incelenerek kanserli dokular bulunmaya çalışılır.

Diğer Yöntemler

Ultrasonografi (SİS): Bu yöntemde vajınaya yerleştirilen ultrasonografi aletiyle rahim içi görüntülenmeye çalışılır. Daha net bir görüntü için rahim içerisi tuzlu suyla doldurulabilir.

Sistoskopi ve proktoskopi: İdrar torbası ve rektumun ince bir teleskopla incelenmesidir.

Bilgisayarlı tomografi

PET (Pozitron Emisyon Tomografi) taraması

Akciğer grafisi

İntra venöz pyelogram: Böbrek ve idrar yollarının incelenmesidir.

Tam kan sayımı

Kanda Ca 125: Tedavi sonrası tedavi etkinliğinin takibinde kullanılır.

Tanı:

Normal jinekolojik muayene ile tanı konulması zordur ve faydalı bir tarama testi yoktur. Birçok kadın belirtileri olunca tanı alır. Kişilerin kendilerini takip etmesi ve anormal durumlarda doktorlarına başvurması gerekmektedir. Bu şekilde erken evrede tespit edilebilir. Bazı durumlarda kanser herhangi bir belirtiye sebep olmadan ilerleyebilir. Rutin pelvik muayenede smear alınarak serviks kanseri erken evrelerde saptanabilir ancak endometrium kanserinin taranmasında çoğu zaman faydalı değildir. Menopoz döneminde tüm kadınlar endometrium kanseri konusunda bilgilendirilmelidir ve anormal kanama gibi durumlarda doktorlarına başvurmalıdırlar.

Evreleme:

Endometrium kanserının evrelemesı tedavı seçimi için önemli bir kriterdir. Endometrium kanserınde en yaygın kullanılan evreleme FIGO cerrahi evrelemesidir. Evreleme sonrası doktorunuza hastalığınızın evresini anlayacağınız şekilde anlatmasını söyleyiniz.

Tedavi:

Endometrium kanseri tanısı konulduktan sonra başlıca 4 tedavi seçeneği vardır. Cerrahi , radyoterapi, hormonal tedavi ve kemoterapi. Cerrahi tedavi bir çok endometrium kanserinde ana tedavi yöntemidir. Ancak bazen bu tedavi yöntemlerinin kombinasyonu kullanılabilir. Tedavi seçimi kanserin evresine göre değişir.

Cerrahi Tedavi: Endometrium kanseri tedavisinde değişik cerrahi tedavi yöntemleri vardır. Temel cerrahi yaklaşım serviks, uterus, overler ve tüplerin çıkarılmasını içeren cerrahi yöntemdir ki buna abdominal histerektomi ve bilateral salpingooforektomi denir Endometrium kanserinin evre 1A ve 1B dışındaki evrelerinde lenf nodu örneklemesi yapılır ve lenf nodlarında kanser hücreleri araştırılır. Bu örnekleme laparoskopik olarak da yapılabilir.

Yan etkiler: tüm bu cerrahi yöntemler hastanın bir daha çocuk sahibi olmasını engeller. Cerrahi tedavinin diğer yan etkileri kanama, yara yeri enfeksiyonu, idrar yolları ve bağırsak yaralanmasıdır.

Radyoterapi: Radyoterapi yüksek enerjili ışınlar sayesinde kanserli hücrelerin öldürülmesidir. Vücut dışında uygulanabileceği gibi (external radyoterapi), tumor dokusunun hemen yanında da uyugulanabilir (barakiterapi). External radyoterapinin başlıca komplikasyonları deride renk değişiklikleri, ishal, idrar yolu problemleri, vajinada daralma ve cinsel ilişki sırasında ağrı, erken menopoz, pelvik kemiklerde zayıflamadır.

Kemoterapi: Kemoterapi kanser hücrelerini öldürmek için kullanılan ilaçlardır. Bu ilaçlar kan dolaşımına girdiklerinde tüm vücudu etkiler, kanser hücrelerini öldürmelerinin yanında normal vücut hücrelerine de zarar verebilirler. Kullanılan ilacın tipine göre değişmekle birlikte bulantı, kusma, saç dökülmesi, enfeksiyonlara yatkınlık, kolay yorulma gibi yan etkileri vardır. Birçok yan etki tedavi sonrası geçer.

Hormonal Tedavi: Hormonal tedavide progesteron benzeri ilaçlar kullanılır. Bu hastaların tedavisinde uygulanan yumurtalıkların alınması tedavisi veya radyoterapi sonrası yumurtalıkların baskılanması östrojen miktarını azaltır ve kanser hücrelerinin büyümesini azaltır.

Tedaviden Sonra

Endometrium kanserinin evresinin sağ kalıma etkisi:

Sağ kalım oranları:

Evre I: 81% – 91%

Evre II: 71% – 79%

Evre III: 30% – 60%

Evre IV: 15% – 17%

Endometrium kanserinde sağ kalım 5 yıllık sağ kalım oranlarıdır. Başka sebeplerden ölen hastalar dahil edilmez. Bu sayılar ortalama değerlerdir. Unutulmamalıdır ki her hastanın durumunu istatistiksel olarak kestirmek çok zordur ve her hasta kendi çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Tedavi Sonrası Takip

Tedavi sonrası takipler çok önemlidir. İlk 3 yılda takipler 3-6 ayda bir yapılır. Tekrar ortaya çıkan hastalıkların % 75’i ilk 3 yıllık takiplerde teşhis edilmektedir. Takip vizitleri pelvik muayene ve büyümüş lenf bezleri açısından muayeneyi kapsamaktadır ayrıca doktor tarafından şikayetlerin sorgulanması da yapılır. PAP smear testi vajinanın üst kısımlarındaki olası kanser hücrelerini gözetmek için faydalı olabilir.

Yapılan muayene kanserin tekrarladığına işaret ederse bilgisayarlı tomografi, ultrasonografi, CA125, kan sayımı veya biyopsi gibi testler gündeme gelir. Çalışmalar herhangi bir şikâyeti olmayan hastaların takiplerinde rutin kan sayımı ve görüntüleme testlerine gerek olmadığını göstermiştir.

 pembe Meme kanseri kadınlarda görülen kanser tipleri arasında birinci sırada yer almaktadır. Hayat boyu her 8 kadından birinin kansere yakalanma riski vardır. Meme kanseri, meme dokusundaki hücrelerden gelişen kanserlerdir.

Meme dokusunun herhangi bir yerinden kaynaklanabilir. En sık görülen tipi; meme kanallarından kaynaklanan “duktal” kanser denen kanserlerdir. Süt üreten bezlerden köken alan “lobüler” kanserler de sık görülür. Ayrıca diğer dokulardan kaynaklanan daha nadir medüller, tübüler, müsinöz gibi tipleri de vardır. Meme kanseri oluşumunda genetik değişiklikler çok önemlidir. Genetik yapıda çeşitli faktörlerin ve normal yaşlanmanın etkisiyle ortaya çıkan bozukluklar kansere neden olur. Ancak meme kanserlerinin sadece %7-9’luk bir kısmı ailesel geçişlidir. Özellikle anne tarafında genç yaşta meme kanseri ve erkek meme kanseri görülmesi ailesel bir geçişe işaret edebilir.

Risk Faktörleri

Kadın cinsiyet ve yaşlanma meme kanseri için en önemli risk faktörleridir. Diğer bilinen risk faktörleri aşağıda belirtilmiştir;

İlk doğum yaşı: 30 yaşından sonra ilk doğumunu yapanlarda,

18 yaş öncesinde ilk doğumunu yapanlara göre risk artmaktadır. Daha önceleri doğum sayısı ile kanser gelişimi arasında ters ilişki olduğu öne sürülmüşse de bu ilişki gösterilememiştir. Yine de hamilelik döneminde östrojen hormonunun daha düşük seviyelerde olması bu koruyucu etkinin ortaya çıkmasını sağlıyor olabilir.

İlk adet yaşı: İlk adetini erken yaşlarda görenler, yaşam boyu daha uzun süre östrojen hormonuna maruz kalacaklarından dolayı risk artmaktadır.

Menopoz yaşı: Menopoz bilindiği gibi kadının adetten kesildiği, doğurganlığının sona erdiği dönemdir. İleri yaşta (>55 yaş) menopoza girme meme kanseri riskini arttırmaktadır. Burada da etken uzun süre östrojen hormonuna maruz kalmadır.

Emzirme: En az bir yıl süreyle emzirmenin koruyucu etkisinin olduğunu gösteren verilerin yanı sıra herhangi bir etkisinin olmadığını iddia eden çalışmalar da mevcuttur.

Doğum kontrol hapları: Doğum kontrol haplarının uzun süre kullanımı meme kanseri gelişim riskini arttırmaktadır. Bunun yanı sıra en az beş yıl süreyle bu ilaçların kullanılmasının kalın bağırsak, rahim ve over (yumurtalık) kanseri riskini azalttığı gösterilmiştir. 10 yıldan daha uzun süre kullanımlarda ve özellikle genç yaşta (20 yaş öncesinde) kullanmaya başlamakla meme kanseri, kalp krizi ve inme riski artmaktadır. Burada özellikle belirtilmesi gereken husus doğum kontrol hapıyla birlikte sigara içiminin ciddi sorunlara yol açabileceğidir. İkisi birlikte kalp hastalıkları ve inme riskini belirgin arttırmaktadır.

Menopoz sonrası hormon tedavisi: Bu tür ilaçlar genellikle menopoza bağlı şikayetlerin ortadan kaldırılması veya azaltılması amacıyla kullanılırlar. Bu ilaçlar vücudun üretimini kestiği östrojen ve progesteron hormonlarını içermektedir. Bu ilaçları 5 yıl ve daha uzun süre kullanan menopoz sonrası dönem kadınlarda meme kanseri ve rahim kanseri riski artar.

Boy ve kilo: Uzun boylu kadınlarda meme kanseri riski artmaktadır. Bunun nedeni bilinmemektedir. Benzer şekilde bu kadınlarda kalın bağırsak kanseri riski de yüksek saptanmıştır. Menopoz öncesi dönemde aşırı zayıf kadınlarla, menopozdan sonra idealin üzerinde kilosu olan kadınlarda meme kanseri riski artmaktadır. Menopoz sonrası dönemde aşırı kilolar ve özellikle yağ dokusu fazla miktarda östrojen hormonu (meme kanserine neden olduğu bilinen hormon) yapımına neden olmaktadır.

Beslenme: Menopoz sonrası dönemde yağ oranı yüksek gıdalarla beslenme ile meme kanseri gelişimi arasında ilişki mevcuttur. Aksi olarak sebze ağırlıklı beslenmenin ise koruyucu etkisi vardır.

Alkol: Günde 1 bardaktan (1 bira, 1 bardak şarap, 1 duble sert içecek) daha fazla alkol tüketimi kadınlarda östrojen hormonu düzeylerini arttırdığı için kanser gelişim riskini arttırabilir.

İyi huylu meme hastalıkları: Kist, fibroadenom ve hiperplazi gibi meme hastalıkları iyi huylu tümörlerdir. Biyopsi sonucu habis olmayan oluşumlar tespit edilmesi risk faktörüdür.

Ailede meme kanseri öyküsü olması: Annesinde, anne tarafından akrabalarında, teyzesinde ve ve/veya kız kardeşinde meme kanseri olan kadınlarda meme kanseri gelişmesi riski normal toplumdan daha fazladır.

Korunma:

Bazı risk faktörleri sizin kontrolünüz altındadır. Genel sağlık durumunuzu koruma amaçlı dengeli beslenme, zayıflama veya kilonuzu koruma, sigara içmeme, alkolü sınırlandırma, düzenli egzersiz gibi faaliyetlerde bulunabilirsiniz. Ancak bunlar riskinizi tamamen yok etmez. Bu nedenle meme kanserine yakalanmışsanız bu hiçbir şekilde sizin veya başkasının suçu değildir. Kendinizi suçlu hissetmek veya yanlış olduğunu düşündüğünüz şeyleri veya kişileri suçlamanızın size bir faydası yoktur; tam aksine moralinizi yüksek tutmak tedavinizi de olumlu yönde etkileyecektir.

Bulgular:

Meme Kanserinin Belirtileri: Meme kanserinin en sık rastlanan belirtisi, memede ağrısız, zamanla büyüyen bir kitlenin hissedilmesidir. Ancak, hastaların çok azında ağrı da belirtilere eşlik edebilir. Daha nadir olarak memede çekintiler, deride kalınlaşma, şişlikler, deride tahriş ya da bozulmalar ve meme ucunun hassaslaşması ya da içe dönmesi de dahil olmak üzere meme ucu belirtileri yer almaktadır. Sanıldığının aksine ağrı ve kanlı akıntı ileri evrelerde ortaya çıkmaktadır.

Tanı:

Erken evrede meme kanserleri diğer kanser çeşitlerinde olduğu gibi ileri dönemlere gelene kadar belirgin bir belirti vermeyebilir. Erken teşhiste en önemli faktör, kişinin bu konuda bilinçlendirilmesidir. Bu nedenle, meme kanserinin erken tanısı için önerilen kontrol programlarını uygulamanız çok önemlidir. Meme kanserine erken evrede tanı konması, tedavinin başarıya ulaşma ve hayatta kalma şansını arttırır. Erken tanı için üç temel yöntem uygulanabilir. Bunlar ; evde kendi kendine yapılan meme kontrolleri, doktor tarafından yılda bir yapılan meme muayeneleri ve mamografi (meme röntgen filmi) olarak sayılabilir. Kadınların 20 yaşından sonraki dönemde, her ay memelerini kendi kendilerine muayene etmeleri gereklidir. Menopoz öncesi dönemde adetin başlangıcından sonraki 7-10. günlerde, menopoz sonrası dönemde ise her ayın aynı gününde muayene yapmalısınız. Meme dokusu içerisinde herhangi bir şüpheli kitle ele geldiğinde vakit geçirmeden doktora başvurunuz. 20 yaşından sonra 2 yılda bir, 40 yaşından sonra yılda bir kez doktorda meme muayenesi yaptırınız. Bu şekilde takip edilen kadınlarda kanserin çok erken dönemlerde yakalanabildiği ve meme kanserine bağlı ölümlerde %30 oranında azalma sağlandığı saptanmıştır.

Evreleme

Meme kanseri oluşumu çok hızlı bir süreç değildir. Tümör ortalama 5-7 yılda 1 cm büyüklüğe erişir. Yayılımı öncelikle lenf kanalları yoluyla koltuk altı lenf bezlerine ve daha sonra kan yoluyla karaciğer ve kemik gibi uzak organlara olur. Tümörün yayılımını tespit etmek için evreleme yapılıp, tedaviye karar verilir. TNM sistemi adlı bir evreleme sistemi kullanılır. T tümör çapını, N hastalıklı koltuk altı lenf bezi sayısını, M ise uzak yayılım (metastaz) durumunu belirtir. Buna göre 4 evreden bahsedilebilir. Erken evre hastalık dendiğinde evre I, II ve bazı evre III tümörler anlaşılır. Evre III tümörlerin bir kısmı ve evre IV tümörler ileri evre olarak adlandırılır.

Tedavi:

Meme kanseri tedavisi, alanında uzmanlaşmış bir ekip tarafından yapılmalıdır. Bu ekibin temel üyeleri meme cerrahı, tıbbi onkolog ve radyasyon onkoloğudur. Meme kanserinin temel tedavisi cerrahidir. Tercih edilen cerrahi şekli meme dokusunun tamamen çıkarıldığı mastektomi ameliyatıdır. Ancak, erken evre küçük tümörlerde meme koruyucu cerrahi yapılması da uygundur. Kanserli dokunun memeden, çevresinde bir parça sağlıklı meme dokusu bırakılarak çıkarılmasına lumpektomi adı verilir. Ancak, lumpektomi yapılan memelere daha sonra radyoterapi verilmesi şarttır. Yapılan çalışmalar sonucunda meme koruyucu cerrahi sonuçlarının mastektomi ile benzer olduğu anlaşılmıştır. Bu yaklaşım özellikle batı ülkelerinde mastektomiye tercih edilmektedir. Sevindirici olarak ülkemizde de giderek daha çok uygulanmaktadır. Cerrahi sonrası gerekiyorsa tamamlayıcı olarak kemoterapi veya hormonoterapiler tıbbi onkologlar tarafından yapılır. Bazı durumlarda radyoterapi de uygulanması gerekebilir. Tedavi kararı verirken tümörün büyüklüğü, koltuk altı lenf bezlerine yayılım olup olmaması, tümörün hormon bağımlılık durumu, Her2 (c-erb-B2) adı verilen kanser geninin varlığı gibi faktörler göz önüne alınır. Tümörün büyük olduğu durumlarda tedaviye önce kemoterapi ile başlanıp tümörün küçültülüp cerrahiye uygun hale getirilmesi gerekebilir. Bu tedavilere doktorunuz karar verip sizi yönlendirecektir.

Tarama:

Normalde 20 yaşından sonra meme muayenesi ve yılda bir kez doktorda meme muayenesi yaptırmanız önerilir. Bu nedenle, erken dönemde hastalığın yakalanması için kadınların bilgi sahibi olması gereklidir. 50 yaşından sonra 2 yılda bir mamografi çekilmesi önerilmektedir. Ulusal kanser tarama programı önerilerine göre ülkemizde uygulanan meme kanseri tarama protokolü aşağıda yer almaktadır.

20-40 yaş arası; Ayda bir kendi kendine meme muayenesi, iki yılda bir klinik meme muayenesi

40-69 yaş arası; Ayda bir kendi kendine meme muayenesi, yılda bir klinik meme muayenesi, iki yılda bir mamografi çekilmesi gerekmektedir.

cilt-1Cilt dokularından kaynaklanan kanserlerdir. Birden fazla türü vardır.

Cilde rengini veren melanosit simile hücrelerden kaynaklanan kanserler Malign melanoma olarak adlandırılır.

Bazal hücrelerden kaynaklanan kanserler, bazal hücreli karsinomalardır. Cildin dış tabakasındaki yassı hücrelerden kaynaklanan kanserler yassı hücreli karsinomalardır. Yine sinir sisteminden gelen uyarılara hormon üreterek cevap veren nöroendokrin hücrelerinden kaynaklanan cilt kanserleri de vardır. Cilt kanserleri ileri yaşlarda, güneş ışığına maruz kalan bölgelerde veya bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde ortaya çıkar. Cilt kanserleri en çok görülen kanser türüdür. Tüm kanser vakalarının yaklaşık yarısını cilt kanserleri oluşturur.

Bazal ve yassı hücreli kanserlerin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte ABD’ de her yıl bir milyon yeni vaka tespit edileceği tahmin edilmektedir. Bazal hücreli kanserler daha yaygındır, bu vakaların 800.000 ila 900.000’ i bazal hücreli kanserler ve 200.000 ila 300.000 i yassı hücreli kanserlerdir. Cilt kanserleri sıklıkla ölüme sebebiyet vermezler. En çok görülen kanser türü olmasına rağmen kansere bağlı ölümlerin en az nedenidir. Melanom dışı cilt kanserlerine bağlı olarak ABD’ de her yıl 1000 ila 2000 ölüm görülmektedir. Ölen hastaların çoğu yaşlı ve yeterince tedavi almamış olanlardır. Diğer ölüm vakaları ise organ transplantasyonu yapılmış, bağışıklık sistemi bozuk hastalardır. Cilt kanseri, cildin tabakalarından kaynaklanan, hücrelerin aşırı ve kontrolsüz büyümesiyle ortaya çıkan kanserlerdir. Cildin en dış tabakası epidermis ve onun altında yer alan daha iç tabaka ise dermis olarak adlandırılır. Epidermiste en dışta yassı hücreler olmak üzere üç tip hücre (yassı hücreler, bazal hücreler ve melanositler) bulunur. Melanositler cilde rengini veren melanin pigmentini yapan hücrelerdir. Fazla güneşe maruz kaldığında daha çok melanin pigmenti yapılır ve cilt rengi koyulaşır.

Risk Faktörü

*Cilt rengi ve güneş ışığına maruz kalma, melanom dışı cilt kanseri ve aktinik keratoz riskini artırır.

*Bazal hücreli ve yassı hücreli cilt kanserleri için risk faktörleri;

*Doğal veya yapay aşırı güneş ışığı maruziyeti

*Sarışın, mavi veya yeşil gözlü, çilli olma

*Ciltte yanık veya yara izi olması

*Arsenik maruziyeti

*Kronik cilt enfeksiyonları veya cilt ülserleri

*Radyoterapi almış olmak

*Organ nakli veya diğer nedenlerle bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaç alıyor olmak

*Aktinik keratozis

*Bu risk faktörlerine sahipseniz, doktorunuzla bu konuyu görüşmelisiniz.

Diğer bazı risk faktörleri ise şunlardır;

Yaş: Yaşla birlikte cilt kanseri görülme riski artar. Bunun nedeni yaşla birlikte güneş ışığına maruziyet süresinin artması olabilir.

Erkek Cinsiyet: Erkeklerde bazal hücreli cilt kanseri kadınlardakinden iki kat, yassı hücreli kanser ise üç kat daha fazla görülmektedir.

Kimyasallar: Arsenik dışında böcek ilacı yapımında kullanılan ağır metallere maruz kalma, parafin, belli tip yağlar, kömür ve katran maruziyeti de cilt kanseri riskini artırır.

Bir kez cilt kanseri olan birinde ikinci bir kez cilt kanseri görülme riski daha fazladır.

Sedef hastalığı nedeni ile ilaç ya da PUVA(ultraviyole ışın tedavisi) alanlarda yassı hücreli cilt kanseri ve diğer cilt kanserleri riski daha fazladır.

Nadir görülen kseroderma pigmentozum olarak adlandırılan bir cilt hastalığında güneş ışığına bağlı hasarın tamir edilebilme kapasitesi azalır. Bu bireylerde çocukluk çağında bile cilt kanserleri görülebilir.

HPV(İnsan papilloma virüsü) genital bölge ve anüste, el ve ayaklardakinden farklı siğillere neden olur. Bu siğiller, cilt kanseri riskini artırır.

Sigara içmek yassı hücreli cilt kanseri riskini artırmaktadır.

Korunma

Bazal hücreli ve yassı hücreli kanserler tam olarak önlenememekle birlikte kansere yakalanma riski azaltılabilir. Melanom dışı cilt kanseri riskini azaltmanın en iyi yolu güneş ışığına maruz kalmamaktır. Kendinizi güneş ışınlarından korumanın ve ultaviyoleden faydalanmanın dört yolu; güneşlenirken tişört giymek; şapka takmak, gözleri korumak için güneş gözlüğü kullanmak ve güneşten koruyucu kremler kullanmaktır. Yapay bronzlaşma da cilt için zararlıdır. Bu tarz ultraviyole ışınlarına da maruz kalmaktan kaçınmalısınız. Çocukları da mümkün olduğunca güneş ışığından korumalı ve onlara kendilerini güneş ışığından korumanın yollarını öğretmelisiniz. Ancak güneş ışığından kaçınma önerilirken güneş ışığı ve vitamin D arasındaki ilişkiye de dikkat edilmesi önemlidir. Vitamin D ciltte güneş ışığı etkisi ile üretilen ve belli kanserlere karşı da koruyucu etkisi olduğu bilinen bir vitamindir. Vitamin D’ nin en uygun seviyesi ve cilt kanseri riski ile güneş ışığından yeterli vitamin D alınması arasındaki yarar zarar dengesi tam olarak bilinmemektedir. Cilt renginiz koyu ise ve güneş ışığının zayıf olduğu bölgelerde yaşıyorsanız günlük vitamin D almanız veya belirli gıdalarla Vitamin D takviyesi yapmanız tavsiye edilebilir, ülkemizde de sütlerin çoğuna Vitamin D ilave edilmektedir. Arsenik, böcek ilaçları gibi bazı kimyasallara da maruz kalmaktan kaçınmalısınız.

Belirtiler

Çeşitli cilt kanseri türlerinden en çok görülenleri hakkında kısa bilgi aşağıdadır;

Bazal hücreli kanserler: En dış tabaka olan epidermisteki hücrelerden kaynaklanır. Her 10 cilt kanserinden yaklaşık sekizi bazal hücreli kanserlerdir. Bu tip cilt kanserleri yavaş büyürler, nadiren yayılım yaparlar. Bazal hücreli kanserlerin neredeyse yarısında beş yıl içinde yeni cilt kanseri görülebilmektedir.

Yassı hücreli kanserler: Epidermisteki yassı hücrelerden kaynaklanır. Her 10 cilt kanserinden yaklaşık ikisi yassı hücreli kanserlerdir. Yassı hücreli kanserler sıklıkla cildin hemen altındaki yağ dokusuna yayılma eğilimindedir ve nadiren de olsa lenf nodlarına ve vücudun uzak bölgelerine yayılabilir. Bunlar melanom dışı kanserlerdir. Melanomlar ise daha nadir görülen cilt kanserleridir, melanom dışı kanserlerin vücudun diğer bölgelerine yayılımı çok nadirken, melanomlar sıklıkla çevre dokuya ve vücudun diğer bölgelerine yayılır. Aktinik keratozis ise zamanla cilt kanserine dönüşebilecek özel bir cilt hastalığıdır. Fazla güneş ışığına maruz kalma sonucunda ortaya çıkan solar keratoz olarakta bilinen ciltte küçük, kaba ve pürüzlü, pembe-kırmızı ya da ten renginde lezyonlardır. Genellikle bir bulgu vermezler ve çok sık olmamakla birlikte kansere dönüşebilirler. Aktinik keratoz gibi kansere dönüşebilecek diğer cilt lezyonlarının kansere dönüşmeden çıkarılması gerekebilir, bu nedenle doktorunuza düzenli olarak kontrollere gitmelisiniz. Bazı cilt tümörleri de iyi huyludur, nadiren kansere dönüşürler. Bu tümörler; benlerin çoğu, seboreik keratoz, hemanjiyoma, lipom ve siğillerdir.

Melanom dışı cilt kanserleri ve aktinik keratoz cilt değişlikleri ile karakterizedir. Ciltteki tüm değişiklikler melanom dışı kanserler ve aktinik keratozun bulguları olmamakla birlikte, ciltte değişiklikler görüldüğünde doktora danışılmalıdır.

İyileşmeyen iltihaplı lezyonlar

Ciltte görülen;

Küçük, kabarık, düzgün, parlak ve cilalı lezyonlar

Küçük, kabarık, kırmızı veya kahverengi-kırmızı renkli lezyonlar

Düz, sert, kırmızı veya kahverengi ve kabuksu lezyonlar

Kabuksu, kanamalı lezyonlar

Yara izine benzer ve kalıcı lezyonlar melanom dışı cilt kanserinin olası bulgularıdır.

Ciltte sert, pürtüklü, pembe, kırmızı veya kahverengi, kabarık, kabuksu alanlar ve

alt dudakta dudak kremi yardımıyla geçmeyen çatlama ve soyulma; aktinik keratozun olası bulgularıdır.

Cilt kanserleri çok büyük boyuta ulaşmadıkça belirti ve bulgu vermezler. Ciltte yeni ortaya çıkan bir büyüme, mevcut kitle veya lekelenmede boyut artışı ve üç ay içinde iyileşmeyen cilt ülserleri, cilt kanserlerinin öncü bulguları olabilir. Cilt kanserleri ancak çok büyük boyutlara ulaştığında kanama ve ağrıya neden olabilir.

Tanı

Melanom dışı kanserlerin tanısında kullanılan muayene ve tanı yöntemleri şunlardır. Muayene: Ciltteki renk, biçim ve yapı değişiklikleri, şişlik ve ciltteki lekeler, doktor tarafından dikkatle muayene edilir.

Biyopsi: Ciltte görülen normal dışı büyümeden parça alınarak, bu parçada kanser hücrelerinin olup olmadığı patoloji uzmanı tarafından mikroskop altında incelenir. Cilt kanseri tanısı konduktan sonra hastalığın diğer bölgelere yayılıp yayılmadığının tespiti için bazı testlere başvurulabilir. Yassı hücreli kanserlerde lenf bezleri yayılımının tespiti için lenf bezi biyopsisi yapılabilir. Cilt kanserlerinin iyileşme şansı; kanserin evresine, kanserin tipine, tümörün yeri ve boyutuna ve hastanın genel sağlık durumuna bağlıdır.

Evre 0 melanom dışı cilt kanserinde kanser hücreleri cildin en dış tabakası epidermiste yerleşmiştir.

Evre I de kanser hücrelerinin boyutu 2 cm’ den küçüktür.

Evre II’ de tümör 2 cm’ den büyüktür.

Evre III’ de ise tümör cildin altına doğru kıkırdak tabakasına veya kaslara, kemiğe veya komşu lenf bezlerine yayılmış olabilir; ancak daha uzak bölgedeki organlara yayılmamıştır.

Evre IV de ise tümör vücudun diğer bölgelerine yayılmıştır.

Tedavi melanom dışı cilt kanserinin tipine, kanser öncülü lezyonların tipine bağlıdır.

Tedavi

Melanom dışı cilt kanserleri ve aktinik keratozis tedavisinde temel olarak dört tedavi yöntemi vardır.

Cerrahi Tedavi; Farklı cerrahi tedaviler uygulanmaktadır.

Mohs Mikroskopik cerrahi yönteminde tümör ince tabakalar halinde çıkarılır ve cerrahi sınırda tümör hücrelerinin kalıp kalmadığı mikroskop altında incelenir. Bu yöntemde olabildiğince az normal doku çıkarılması mümkün olabilmektedir, bu nedenle kozmetik sonuçların önemli olduğu, yüz gibi bölgelerde tercih edilmektedir.

Basit eksizyon; tümörün bir miktar normal cilt dokusu ile birlikte çıkarılmasıdır.

Traş eksizyonda; ufak bir bıçak yardımı ile kanserli bölge cilt yüzeyinden traş edilir.

Elektrodiseksiyon ve küretaj; küret adı verilen keskin kaşık şeklinde bir aletle tümörlü cilt yüzeyi kesilir ve kanama elektrotlarla durdurulur. Elektrotlarla bu işlem cerrahi sırasında üç kez tekrarlanabilir.

Kryocerrahi; bu yöntemde küçük bir metal plaka donma derecelerine kadar soğutulur ve daha sonra anormal hücrelerin bulunduğu alana yerleştirilerek anormal hücreler yok edilir. Karsinoma in situ gibi erken evre cilt kanserierinin tedavisinde bu yöntemden faydalanılabilir.

Lazer Cerrahi; Anormal hücreleri yok etmek için lazer kullanılır .

Dermabrazyonda ise cildin en üst tabakası küçük partiküller kullanılarak soyulur.

Radyoterapi; Yüksek enerjili X ışınları kullanılarak kanserli alanlar bölgesel olarak tedavi edilir. Radyoterapinin amacı kanserli hücreleri yok etmek ve tümörü küçültmek olarak özetlenebilir.

Kemoterapi: Kanseri tedavi etmenin başka bir yolu olan kemoterapi de kanser hücrelerini yok etmek için ilaçlar kullanılır. Hastalığın yayılımına göre ilaçlar damar yoluyla verilebileceği gibi organ içine ya da vücut boşluklarına verilerek bölgesel olarak uygulanabilir. Melanom dışı cilt kanserlerinde kemoterapi krem veya losyon olarak cilde uygulanır. Vitamin A içeren retinoid adı verilen ilaçlar cilt kanserlerinin önlenmesi amacıyla kullanılmaktadır. Yassı hücreli cilt kanserlerinin tedavisinde retinoidlerin kullanılması halen araştırılmaktadır.

Fotodinamik Tedavi; İlaç ve lazer kullanılarak kanser hücrelerinin öldürülmesidir. Damar yoluyla verilen ilaç ışığa maruz kaldığında aktive olur ve kanser hücrelerinde daha fazla tutulan bu ilaç normal hücrelere zarar vermeden kanserli hücreleri öldürür.

Tedaviden Sonra Tedavi cevabının değerlendirilmesi için düzenli olarak kontrollere çağrılacaksınız. Doktorunuz kanserin tekrarlayıp tekrarlamadığını tespit etmek için size bazı testler uygulayacaktır. Bazal hücreli kanserler tedaviden sonraki ilk beş yıl içerisinde tekrarlama eğilimindedir. Tedaviden sonraki beş yıl her altı ayda bir, daha sonra ise yılda bir cilt muayenesi tekrarlanmalıdır.

Yassı hücreli kanserler ise yayılma eğilimindedir, tedaviden sonraki yıllarda her üç ayda bir cilt muayenesi tekrarlanmalıdır.

bobrekBöbrekler kırmızı-kahverengi renkte ince bir kapsülle örtülü fasulye biçiminde iki organdır. Böbrekler karın üst bölgesinin arka kısmında bulunurlar. Sırt adaleleri ve alt kaburga kemiklerince dış etkilere karşı korunurlar. Böbrekler kandan artık ve zehirli maddeleri, fazla mineralleri ve suyu süzerek vücuttan dışarı çıkarırlar. İdrar böbrekler ile kandan süzülüp oluştuktan sonra üreter olarak adlandırılan içi boş idrar borusu vasıtası ile mesaneye (idrar torbası) ulaşır. Mesanede toplanan idrar üretra adı verilen diğer bir içi boş idrar borusu aracılığıyla vücut dışına atılır.

Böbrek tümörleri iyi huylu ve kötü huylu olmak üzere iki gruba ayrılır. Böbrekte en sık görülen tümör basit böbrek kistleridir. Böbrek kisti iyi huylu bir kitle olup kanserden tamamen farklıdır. Çoğu zaman tesadüfi olarak ortaya çıkan böbrek kistleri insan yaşamını hiçbir zaman tehdit etmez. Böbrek kistleri çoğu zaman tedavi bile gerektirmezler, yalnızca izlemek yeterli olur. Böbrek kanseri (renal hücreli kanser) böbrekten kaynaklanan kötü huylu tümöre verilen isimdir. Renal hücreli kanser en sık rastlanan böbrek kanseri türüdür. Böbrek kanseri genellikle ileri yaşlarda (60 yaş üzeri) ortaya çıkar. Bazı ailesel geçişli türlerinde erken yaşlarda da görülebilir. Erkeklerde kadınlardan daha sık görülür. Erken teşhis edilip cerrahi olarak çıkarılırsa (nefrektomi) tamamen iyileşme şansı çok yüksektir. Kanser büyüdükçe etrafında yer alan lenf bezleri, karaciğer, kalın bağırsak ve pankreasa yayılabilir. Bunun yanında kanser kan ve lenf yolu ile yayılarak vücudun diğer alanlarına (kemik, akciğer) yerleşebilir. Böbrekte daha az sıklıkla da değişici (transisyonel) hücreli tümörler görülür. Değişici hücreli tümörler mesane gibi idrar yollarının diğer kısımlarında da izlenir ve benzer şekilde tedavi edilir.

Risk Faktörleri :

Diğer pek çok kanser türünde olduğu gibi böbrek kanserinin nedeni de henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Böbrek kanserli hastalarda yapılan çalışmalarda bazı faktörlerin risk oluşturabileceği gösterilmiştir. Yüksek tansiyon (hipertansiyon), aşırı kilolu olmak, uzun süre diyaliz tedavisi görüyor olmak gibi faktörlerin böbrek kanserli hastalarda görülebildiği bildirilmiştir. Böbrek kanseri riski sigara içenlerde içmeyenlere göre iki kat fazladır. Sigara bırakılması ile risk zamanla azalır. Ayrıca ailede böbrek kanserli bir akrabanın olması böbrek kanserine yakalanma riskini artırmaktadır. Mesleksel risk faktörü olarak çelik endüstrisi, kurşun endüstrisi, petrol ve gemi sanayi (asbest) çalışanlarında böbrek kanseri riski artmaktadır. Son olarak yüksek yağ ve kalorili diyet riski artırmaktadır.

Belirtiler:

Tümör küçükken erken dönemlerinde böbrek kanseri çok belirgin bir şikayete neden olmayabilir. Teşhis edilebilirse hastalık bu dönemde genellikle tedavi edilebilir. Bir başka deyimle erken tanı konulduğunda tedavi hem daha kolay olmakta, hem de kanserden tamamen kurtulma olasılığı artmaktadır. Genelde şikayete neden olduğu zaman tümör çok büyük boyutlara ulaşmıştır ve tümör büyüdükçe ve yayıldıkça tedavi olasılıkları azalmaktadır. Böbrek bölgesinde kitle ve ağrı, kanlı idrar gibi böbrek kanseriyle ilişkili olabilecek şikayetler yanında diğer kanserlerde de gelişebilen iştahsızlık, halsizlik, kilo kaybı, tekrarlayan ateş gibi belirtiler de olabilir. Bu yakınmalar böbrek kanserinin belirtisi olabileceği gibi enfeksiyon gibi başka problemlerden de kaynaklanabilir. Kanser yayılmışsa yayıldığı organla ilgili bulgular görülebilir. Örneğin akciğerlere yayıldıysa öksürük, nefes darlığı olabildiği gibi kemik yayılımı olan hastalarda kemik ağrıları, beyin yayılımı olanlarda baş ağrısı, felç gibi bulgular olabilir.

Tanı:

Tanı sıklıkla başka nedenlerle yapılan radyolojik tarama sonucu tesadüfen böbrek kitlesinin saptanması ile konulmaktadır. Ancak tümörün iyi ya da kötü huylu olduğunu ayırt ettirecek bir yöntem henüz mevcut değildir. Dolayısıyla aksi ispat edilene kadar böbrekte saptanan her kitle kanser kabul edilerek ileri incelemelere gidilmelidir. Nadiren her iki böbrekte birden fazla kitle olarak kendini gösterebilir. Hastanın yakınmaları, öyküsü ve doktorun ilk değerlendirme bulguları daha sonra yapılacak araştırmaları belirlemek için çok önemlidir. Tanıda kan ve idrar tetkikleri yapılabilir. İdrar tetkikinde idrar rengini değiştirmeyecek kadar az miktarda da olsa kırmızı kan hücreleri (alyuvarlar veya eritrositler) saptanabilir. Hastalığın komşu yapılarla ilişkisi ve uzak yayılımını değerlendirmek için tanı anında görüntüleme yöntemleri olarak akciğer grafisi, intravenöz piyelografi (IVP), ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans (MR), kemik sintigrafisi, pozitron emisyon tomografisi (PET) yapılabilir.

Tedavi:

Böbrek tümörünün tedavisi hastanın yaşı, genel sağlık durumu ve kanserin yaygınlığına göre düzenlenir. Böbrek kanserlerinde uygulanan çeşitli tedavi yöntemleri vardır. Erken evre kanserlerde tümörün cerrahi olarak çıkarılması altın standarttır.

Cerrahi: Ameliyat ile böbreğin çıkarılması nefrektomi olarak adlandırılır ve böbrek kanserlerinde standart tedavi yöntemlerindendir. Kanserin evresi, büyüklüğü ve sayısına göre değişmek üzere ya böbrek, böbrek üstü bezi ve etrafındaki tabakaları ile birlikte tamamen çıkartılır (radikal nefrektomi) ya da kısmi olarak yalnızca tümörün çıkarılması (parsiyel nefrektomi) uygulanabilir. Diğer böbrek sağlıklı ise hastalıklı böbreğin alınması hastanın sağlığı açısından her hangi bir sorun yaratmaz. Nefrektomi klasik olarak açık ameliyatla yapılır. Ancak son yıllarda kapalı yöntem denen laparoskopi kullanılarak da nefrektomi yapılabilmektedir. Çıkarılan örnekler patolojik olarak incelenir ve tümörün cinsi, karakteri ve yayılım derecesi belirlenir. Bu, hem tanıyı kesinleştirir hem de yayılım hakkında bilgi verir. Erken evrede kanser böbreği saran kılıf içinde sınırlıdır. Bu durumda başka ek bir tedaviye gerek kalmaz. Eğer tümör böbrek kılıfın dışına çıkmışsa ya da başka yerde de mevcutsa cerrahi sonrası ek bir tedavi gerekecektir.

Radyoterapi (Işın tedavisi): Vücut dışından gelen yüksek enerjili ışınlar ile kanser hücrelerinin öldürülmesi amaçlanan bir tedavi yöntemidir. Bölgesel bir tedavi yöntemidir. Işın tedavisi böbrek kanseri tedavisinde sınırlı role sahiptir, ilk tedavi olarak önerilmez. İleri böbrek kanserli bazı hastalarda radyoterapi kemik tutulumuna bağlı ağrı gibi diğer bulguları gidermeye yönelik olarak uygulanabilmektedir.

Kemoterapi: kanser hücrelerini öldürmek için kullanılan ilaçlardan bir kısmına verilen isimdir. Tek ilaç veya birkaç ilaç birlikte kullanılır. Böbrek kanserlerinde kemoterapinin etkisi sınırlı ve tartışmalıdır. Yaygın ve uzak yayılımı olan hastalarda kullanılabilir.

Biyolojik Tedavi (immünoterapi): Kansere karşı hastanın bağışıklık sistemini kullanan tedavi yöntemidir. İnterferon ve interlökin-2 adlı ilaçlar dışarıdan vücuda verilmek suretiyle vücudun savunma sisteminin güçlendirilmesi amaçlanmaktadır. Yan etki olarak kas ağrısı, halsizlik, dikkat kaybı, ateş, kusma ve ishale neden olabilir. Hastalar genelde kendilerini çok yorgun hissederler. Bazılarında deri dökülmesi olur. Bu problemler çok ciddi olabilir ama tedavi bitiminde bu etkiler kaybolur.

Hormon Tedavisi: İlerlemiş böbrek kanserlerinde kullanılır. Progesteron böbrek kanserinde en sık kullanılan hormondur. Tedavi edici değil sıklıkla yakınmaları geçici olarak azaltmak için kullanılır. Kilo değişiklikleri, terleme ve su kaybı görülen yan etkilerdir.

Hedefe Yönelik Tedaviler: Son yıllarda popüler olan bir tedavi yöntemidir. Sadece yaygın böbrek kanserli hastalarda kullanılabilir. Kanserli hücreler özellikle hedef alınmakta ve diğer hücrelere zarar verilmemektedir. Kanser hücresinin büyümesi ve çoğalmasını tetikleyen mekanizmalar vardır. Bu mekanizmaların tamamı bilinmemektedir. Ancak bilindiği kadarı ile kanserleşmeye sebep olan moleküllerin susturulmasına yönelik ilaçlar geliştirilmiştir. Bu moleküller hücre içi haberleşmeden sorumlu sinyal proteinleri ve büyüme faktörleridir. Hedefe yönelik tedavilerden Sunitinib ve Sorafenib dünyada yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu ilaçların etkinliği halen elimizde bulunan ve kullanılan interferon ve interlökin-2 gibi biyolojik ilaçlardan daha iyidir. Ayrıca tümöre özgü yeni küçük damar oluşumunun (anjiogenesis) engellenmesi sağlanarak tümörün öldürülmesi amaçlanmaktadır. Kanserin yaşaması ve büyümesi için yeni damar gelişimi önemlidir. Bevasizumab denilen bir ilaç sayesinde tümörün yeni damar yapması engellenerek beslenme bozukluğu sonucu kanserin küçülebildiği gösterilmiştir. Standart tedavilere cevapsız ve yaşam süresi bakımından ümitsiz hastalarda deneysel tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Aşı tedavisi hastalara tümöre karşı oluşan bağışıklık sistemini uyarıcı bir madde verilmesi esasına dayanan yöntemdir. Yine temelde hasta kişinin bağışıklık sistemini aktif hale getirme prensibi söz konusudur. Ayrıca başka bir kişiden (allojeneik) kemik iliği nakli ile başarı elde edilmiş hastalar vardır. Ancak bu yöntem henüz yaygın kabul ve kullanım alanı bulamamıştır.

Yan Etkiler:

Tedavinin yan etkileri Kanser tedavisinin yan etkileri tedavinin cinsine, süresine ve hasta ile ilgili kişisel faktörlere göre değişir. Nefrektomi büyük bir cerrahi operasyondur. Operasyondan sonra hasta ağrı ve rahatsızlık duyulabilir. Ancak erken evrelerde yakalanan hastalarda tam şifa elde edilebilmesi nedeni ile olası rahatsızlıklar göze alınabilir. Biyolojik tedavinin yan etkileri türüne göre değişir. Bu tedaviler grip benzeri şikayetler, kas ağrısı, halsizlik, dikkat kaybı, ateş, kusma ve ishale neden olabilir. Hastalar genelde kendilerini çok yorgun hissederler. Bu problemler çok ciddi olabilir ama tedavi bitince bu etkiler kaybolur. Kemoterapinin yan etkileri verilen ilaçlara göre değişir. Genelde kanser ilaçları hızla büyüyen kan hücrelerini etkiler ve saç dökülmesine sebep olur. Diğer ciddi yan etkileri arasında halsizlik, yorgunluk, bulantı, kusma, bağışıklık sisteminin bozulması, kan hücreleri üzerine olan yan etkileri sayılabilir. Bazı hastalarda iştahsızlık, bulantı, kusma, ağız yaraları ve tat değişikliği kilo kaybına neden olabilir.

9Yassı (skuamöz) Hücreli Kanser Anüs deliği ve çevresindeki 5 cm mesafedeki ciltten köken alırlar. Hastaların %15’inde uzun süreli (kronik) fistül (anüs cildine açılan ufak akıntılı delik) veya anal kondilom (siğil şeklinde bir veya daha fazla kabarcık) vardır.

Yassı hücreli tümör 5 cm altında ise daha iyi seyirlidir. Makatın işlevini bozmayan küçük tümörlerde 2 cm sağlam cerrahi sınırla tümörün çıkarılması yeterlidir. Makat işlevini bozan büyük tümörlerde anüs ve anal kanal ve üzerindeki bağırsak kısmı da tümörle birlikte çıkarılır. Makat kapatılarak bağırsak karna ağızlaştırılır yani torba takılır (abdominoperineal rezeksiyon). Kasık lenf bezleri de tutulmuşsa “inguinal lenf nodu diseksiyonu” adı verilen ameliyatla kasıktaki hastalıklı bezler temizlenir. İlaç tedavisi (kemoterapi) ve ışın tedavisi (radyoterapi) tümörün büyüklüğü ve yaygınlık derecesine göre ameliyat öncesi veya ameliyattan sonra gerektiğinde tedaviye eklenir.

Bowen Hastalığı Yassı hücreli kanserin uzak organ yayılımı yapmayacak şekilde henüz hücre dışına taşmadan (in situ) çok erken teşhis edilmesidir. Cerrahi olarak temiz sınırla çıkarılması yeterlidir. Ek ışın ve ilaç tedavisini gerektirmez.

Paget Hastalığı Anüs çevresindeki ter bezlerinden (apokrin) gelişir. Adenokanserin uzak organ yayılımı yapmayacak şekilde henüz hücre dışına taşmadan (insitu) çok erken teşhis edilmesidir. Gözle muayenede Bowen hastalığından ayırt edilemez. Tanı mikroskopta Paget hücrelerinin görülmesi ile konur. Eş zamanlı sindirim sistemi adenokanserleri ile birlikte görülebildiğinden sindirim sisteminin de araştırılması önerilir. Temiz cerrahi sınırla çıkarılması yeterlidir. Ek ilaç ve ışın tedavisi gerektirmez.

Anal Kondiloma (Siğil) Penis veya vajina, vulva ve anüs hepsine birden genital bölge adı verilir. Kondiloma genital bölge çevresinde ortaya çıkan birkaç milimetre çapında, kırmızımsı veya kahverengimsi siğillerdir (kabarıklıklardır). Cinsel yolla bulaşırlar ve HPV virüsünün neden olduğu infeksiyonlardır. Toplumda çok sık görülür. Kabaca her on kişiden birinde genital siğil olduğu söylenebilir. Bulaşma genital HPV hastalığı taşıyan bir bireyle girilen her türlü cinsel ilişki ile olur. Virüs, ilişki sırasında ciltte ortaya çıkan mikroskopik yırtıklar ve sıyrıklar vasıtası ile ciltten cilde temas yolu ile bulaşır. Virus ile temas eden herkeste hastalık bulguları ortaya çıkmaz ancak kondilom ortaya çıkan bireylerin %60-90’ının partnerinde de virüs olduğu saptanmıştır. Virüs bir kere vücuda girdikten sonra uzun yıllar sessiz kalabilir. Cinsel yönden aktif olan herkeste görülebilir. En çok birden fazla sayıda cinsel eşi olan, ya da cinsel eşi birden fazla kişi ile birlikte olmuş 15-30 yaş arası kişilerde görülür. Gebelik esnasında çok hızlı bir seyir izler. Nadiren anneden bebeğine geçebilir. Bu virusun 60’dan fazla değişik alt grubu vardır ve bu gruplardan bazılarının rahim ağzı kanserine neden olduğu bilinmektedir. Bazı tipleri ise anus kanserine yol açabilmektedir. Her genital siğil vakası kanser olacak diye bir şart yoktur, ancak kanser olma riski artmıştır. Genital siğil riskini azaltmanın en etkili yolu birden fazla sayıda cinsel eş ile birlikte olmamaktır. Ancak bunun mümkün olmadığı durumlarda prezervatif en etkili önlem yoludur. Prezervatif siğillerin yanı sıra cinsel yolla bulaşan AIDS’de dahil olmak üzere pek çok hastalığa karşı koruma sağlar. Siğiller kondomun kapladığı alan dışında da bulunabildiğinden prezervatif zaman zaman etkisiz kalabilir. Hatta prezervatif kullanımı anüste HPV bulaşmasını önlemek için genellikle yeterli değildir. HPV bulaşması, penisin anüs civarına teması, parmaklar veya seks aletleri ile de olabilir. Mutlaka anüse tam bir giriş gerekmez. Bu nedenle de, anüs yoluyla cinsel ilişkiye girmese bile, rahim ağzında HPV veya siğil olan kadınlar daha yüksek anüs kanseri riski taşırlar ve bu sebeple de önlem almak zorundadırlar. Anüs kanseri ve özellikle HPV’ye bağlı kanser öncüsü hastalıklarının erken tanısı “anal smear (yayma)” ile konabilir. Ülkemizde pek bilinmemesine ve yaygın kullanılmamsına rağmen yüksek risk faktörlü hastalarda anal yayma etkili ve kabul edilmiş bir tarama yöntemidir. Eşcinsellerde, anüs yoluyla ters cinsel ilişkiye giren kadınlarda, anüs ve çevresinde siğil saptanan kadın ve erkeklerde, cinsel organlarda ve çevresinde siğil saptanan kadınlarda ve rahim ağzı yayma ve biopsilerinde HPV, displazi veya kanser saptanan kadınlarda yılda bir defa anal yayma yapılmasını öneren yurtdışında merkezler vardır. Anal yayma ucunda nemlendirilmiş bir pamuk sarılı çubuk veya rahim ağzı kanalından yayma alınmasında da kullanılan fırça ile alınır. Yayma çubuğu anüse 3-4 cm dikkatli bir şekilde sokulur ve en az 360 derece döndürülerek ve tüm yüzeylere sürülerek geri çekilir. Elde edilen materyal, tek bir düzgün hareket ile lam adı verilen özel cam yüzeyine düzgün ve ince bir şekilde yayılır. Yayma alınır alınmaz, saniyeler içinde, %95’lik etil alkol içeren bir kap içine konarak mutlaka tespit edilmelidir. Anal yayıntı materyali patoloji laboratuvarında boyanarak, anal yayma konusunda deneyimli bir patoloji uzmanı tarafından incelenmeli ve rapor edilmelidir. Anal yayıntıda kanser öncüsü hastalıklara ait hücreler saptanırsa bir endoskopi uzmanı veya genel cerrah tarafından zaman kaybetmeden derhal anoskop eşliğinde parça alma yani “anüs biopsisi” yapmak gerekir. Biyopsi sonucuna göre gerekli cerrahi tedavi yapılarak kanserin gelişmesi önlenir. Böylece hastanın yaşamı kurtarılmış olur. Bu uygulama ülkemizde yaygın olmayıp sadece büyük patoloji merkezlerinde anal yayma değerlendirmesi yapan patologlarca yapılabilmektedir. Yurt dışında daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Makatta ve anal kanalda oluşan genital siğiller tedavisinde en çok tercih edilen yöntem dış genital organlarda olduğu gibi siğillerin elektrokoter kullanılarak yok edilmesi (yakılması, koterizasyon işlemi) veya çok büyükler ise cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Diğer yöntemlerden üstün olmamasına rağmen bazı merkezlerde lazer cerrahisi de kullanılmaktadır. Bu yöntemler anında sonuç verirler. Koter ya da cerrahi tedaviye rağmen çoğu hasta tedaviden sonra yeni siğiller oluşturur. Bu durum genellikle hastada bir moral bozukluğuna sebep olmasına karşın bunun nedeni genital siğile neden olan HPV virüsünün dokularda ortalama 6 ay ya da daha da uzun süre belirti vermeden yaşamasıdır. Yeni siğiller sıklıkla dokuda zaten bulunan virüs nedeniyle oluşur. Bunlar daha önce tedavi edilen siğillerin nüks etmesi değildir. Tekrar siğil çıkan durumlarda aynı yöntemlerle (koterizasyon, cerrahi çıkarma gibi) tedavi edilirler. Nüks durumlarında moral bozukluğu olmasına rağmen hastanın tedavinin sonucuna inanarak “ve mutlaka bu siğillerden kurtulacağını bilerek” ısrarla tedaviye devam etmesi en doğru ve kesin bir yaklaşımdır. Doğru bir tedavi ile genital bölge ile anüs civarında olan siğiller de kolaylıkla yok edilmekte olup bu kondilom olarak isimlendirilen genital siğiller bir süre sonra ısrarlı ve doğru tedavi ile sonuçta bitmektedirler. Verriköz kanser (anüsün dev kondiloması) (Buschke hastalığı) Anal siğilin daha saldırgan tipidir. Uzak organ yayılımı yapmasa da sık tekrar eder ve hızla büyüyerek çok fazla bölgesel doku hasarı yapar, makat görevlerini bozabilir, hasta büyük abdestini tutamaz. Klinik olarak yassı hücreli kanserden ayırt edilemez. Kesin tanı mikroskopik incelemeyle konur. Tedavisi kitlenin geniş cerrahi sağlam cerrahi sınırla çıkarılmasıdır. Ancak hastalık tekrarı sık görüldüğünden hastalar 3-6 aylık sıkı takipte tutulmalıdır. Makat işlevinin bozulduğu durumlarda makatın da çıkarılması ve bağırsağın karna ağızlaştırılarak torba takılması gerekebilir.

Tedavi

İlk tedavi seçenekleri Nigro protokolü adı verilen ilaç (kemoterapi) ve ışın (radyoterapi) uygulamasıdır. Tümörlerin % 80’den fazlası bu yolla tedavi edilebilir. Tedaviye cevap vermeyen veya tekrar eden hastalıkta radikal cerrahi yani makatla birlikte barsağın alt kısmının çıkarılarak geri kalan bağırsağın karna ağızlaştırılması (abdominoperineal rezeksiyon) gerekir. Kasık bölgesi lenf bezlerinin hastalığa tutulması hastalığın ileri evrede olduğunu gösterir.

 

kanserhucre1Anüs bağırsakların dışa açıldığı dışkılamanın yapıldığı organdır. Halk arasında makat olarak adlandırılır. Aslında anüs çok karmaşık sinir ve kas yapılarından oluşan çok fonksiyonel bir organdır. Anüsten içeri girildiğinde yaklaşık

4 cm’lik bir bölüme de anal kanal denilmektedir. Anal kanalın ilk 2 cm’lik bölümünü çepeçevre içeriye doğru incelerek devam eden deri sarar. Bu bölgeye anüs yani makat denir. Son 2 cm’lik bölümü ise bağırsak duvarı sarmaktadır. Bu bölgeye de anal kanal adı verilir. Anal kanalı tam ortadan ikiye ayıran girintili çıkıntılı sınıra da dişli çizgi (dentat çizgi) adı verilmektedir. Bu iki bölge farklı hücrelerce döşendiğinden gelişen kanserler farklı tipte olurlar ve tedavileri de farklılık gösterir. Dolayısı ile anal bölge tümörleri anüs çevresi (dişli çizgi altında kalan tümörler) ve anal kanal tümörleri (dişli çizgi üzerinde yerleşen tümörler) olarak kabaca iki gruba ayrılır.

 

Risk Faktörleri:

Anüs kanserine neden olan başlıca faktörler; rahim ağzı kanserine de neden olan ve anüs ve çevresinde siğiller yapan human papillomavirus (HPV) adlı virüs infeksiyonu, anüs yoluyla cinsel ilişki (hem kadın, hem de erkeklerde), çok eşlilik, sigara, AIDS hastalığı ve benzeri nedenlerle bağışıklık sisteminin baskılanması, ülseratif kolit ve Crohn hastalığıdır.

Belirtiler:

Anüs bölgesinde hızla büyüyen üzeri düzensiz yapıda tümör varlığı, siğilin veya çok sayıdaki siğillerden birinin hızla büyümeye başlaması, büyük abdestin kalem gibi incelmesi veya dışkılama sırasında kanama olmasıdır.

Tanı:

Tanı parmakla muayenede ele kitle gelmesi, anaskop adı verilen boru ile makat muayenesi sırasında kitleden alınan parçanın mikroskop altında incelenmesi ile konur.

Tedavi:

İlk tedavi seçenekleri Nigro protokolü adı verilen ilaç (kemoterapi) ve ışın (radyoterapi) uygulamasıdır. Tümörlerin % 80’den fazlası bu yolla tedavi edilebilir. Tedaviye cevap vermeyen veya tekrar eden hastalıkta radikal cerrahi yani makatla birlikte barsağın alt kısmının çıkarılarak geri kalan bağırsağın karna ağızlaştırılması (abdominoperineal rezeksiyon) gerekir. Kasık bölgesi lenf bezlerinin hastalığa tutulması hastalığın ileri evrede olduğunu gösterir.

 akciger3               akcger1 akciger2

Akçiğer Kanseri nedir?

Akciğer vücudumuzun oksijen gereksinimini sağlayan organımızdır. Her organ gibi akciğerimiz de birçok hücreden oluşur. Bu hücreler akciğerin normal olarak görevini yapabilmesi için ihtiyaç doğrultusunda bölünerek çoğalırlar. Akciğer kanseri, yapısal olarak normal akciğer dokusundan olan hücrelerin ihtiyaç ve kontrol dışı çoğalarak akciğer içinde bir kitle (tümör) oluşturmasıdır. Burada oluşan kitle öncelikle bulunduğu ortamda büyür, daha ileriki aşamalarda ise çevre dokulara veya dolaşım yoluyla uzak oranlara yayılarak (karaciğer, kemik,beyin vb. gibi) hasara yol açarlar. Bu yayılmaya metastaz adı verilir. Akciğer kanserleri mikroskop altında izlenen hücrelerin görüntüsüne göre iki ana guruba ayrılır. 1. Küçük hücreli (yulaf hücreli) akciğer kanseri 2. Küçük hücreli-dışı akciğer kanseri. Bunlar mikroskop altında izlenen kanserli hücrenin görüntüsüne göre ayrılıır.

Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri

Tüm akciğer kanserlerinin %75′ ini oluşturur. Yassı epitel hücreli, büyük hücreli ve adeno kanser olarak üç gruptan oluşur.

Küçük Hücreli Akciğer Kanseri

Daha nadir görülen bu tür, oldukça hızlı seyirlidir ve tanı konduğu zaman çoğunlukla vücudun başka bölümlerine yayılmış olarak karşımıza çıkar.

Risk Faktörleri Nelerdir?

  – Sigara, puro, pipo (tütün) içimi: Akciğer kanserinin bugün ispatlanmış olan   en önemli risk faktörüdür. Sosyoekonomik düzeyi gelişmiş ülkelerde sigara   içiminin başarılı olarak önlenmesi sayesinde, bu ülkelerde akciğer kanseri   sıklığı oldukça azalmıştır. Sigarayı bıraktıktan 5 yıl sonra risk azalmakta,   ancak tamamen bitmemektedir. Sigarayı içmeyen ancak çevresinde içilen kişiler   de aynı şekilde bu riski taşırlar.Bu nedenle akciğer kanserini önlemenin en   iyi yolu sigaraya hiç başlamamaktır.

– Asbest: Madenlerde, gemi yapımında, yalıtım malzemesi yapımında kullanılır. Solunum yollarında uzun süreli tahriş oluşturur.
– Radon: Evlerde, toprakta doğal olarak bulunan,kokusuz radyoaktif bir gazdır.
– Verem hastalığı (tüberküloz): Bu hastalığın yerleştiği akciğer alanında sonradan akciğer kanseri gelişebilir.
– Daha önceden akciğer kanseri geçirmiş olmak: Bir kere akciğer kanseri nedeniyle ameliyat olmuş, veya ışın tedavisi uygulanmış olanlarda ikinci bir kanser gelişme riski vardır. Sigara içmek bu riski ayrıca arttırır.

Erken Tanı Mümkün müdür?

Akciğer kanserinin ileri evrelere gelmeden erken teşhis edilmesi için şimdiye kadar düz akciğer filmleri balgamda tümör hücrelerinin aranması (sitoloji) ve yüksek riskli insanlarda bronkoskopi denilen ucu ışıklı bir boruyla solunum yollarının incelenmesi gibi yöntemlerin kullanıldığı birçok çalışma yapılmıştır. Bunların hiçbiriyle akciğer kanserine bağlı ölümlerin azaltılamadığı görülmüştür.

Belirtileri Nelerdir?

Hastalık oldukça ileri aşamalara gelene kadar önemli şikayete yol açmayabilir. Bu sinsi karakter, akciğer kanserini bu kadar tehlikeli yapan en önemli faktördür. Eğer sigara kullanan ve buna bağlı kronik bronşiti olan biriyseniz, mevsimsel öksürük ve balgam şikayetlerinin süreklilik kazanması, balgamda kan görülmesi, giderek artan nefes darlığı, özellikle sırtta kürek kemiklerinin arasına veya omuzlara yayılan batıcı nitelikte göğüs ağrısı kanser için şüphe uyandırması gereken şikayetlerdir. Ancak hastalığın ilk aşamalarında ,çoğunlukla bunların hiçbiri olmadan, iştahsızlık, halsizlik, kilo kaybı ve terleme gibi şikayetler görülmektedir.Hiçbir bulgu vermeyen hasta grubu da az değildir.

Tanı Nasıl Konulur?

Düz akciğer röntgenleri ile akciğerde kitle görülen hastalara,öncelikle bilgisayarlı tomografi çekilir.Elde edilen üç boyutlu görüntü ile kitleye nasıl ulaşılabileceğine karar verilir.Hastadan ya tomografi rehberliğinde ya da bronkoskopi dediğimiz ince bükülebilir bir tüple akciğerine ulaşılarak iğneyle parça alınır.Bu işleme biyopsi adı verilir. Kanser tanısı bu biyopsi örneğinin patoloji kliniğinde incelenmesi sonucunda kesinleşir. Doktorunuz şikayetlerinize göre ayrıca karın veya beyine yönelik bilgisayarlı tomografi veya magnetik rezonans görünüleme ve kemik taraması (tüm vücut kemik sintigrafisi) gibi tetkikler isteyebilir.

Hastalık Aşamaları Nelerdir? (Evreleme)

Kanser tanısı konduktan sonra hekiminiz öncelikle hastalığın yaygınlığını veya bir başka deyişle hangi aşamada olduğunu (evre) saptayacaktır. Hastalık;
– sadece akciğerin küçük bir bölümündeyse evre I,
– en yakın lenf bezelerine atlamışsa evre II,
– akciğer içinde akciğeri saran zara veya iki akciğer arasındaki mediasten denen boşluğa veya buradaki bezelere yayılmışsa evre III,
– karaciğer, kemik, böbrek üstü bezi gibi uzak organlara yayılmışsa evre IV,
olarak adlandırılır.Doğru evreyi saptamak için hekiminizin akciğer röntgeni, toraks ve batın bilgisayarlı tomografi veya magnetik rezonans görüntülemesi, kemik taraması veya beyin bilgisayarlı tomografisi istemesi gerekebilr.Hastalığın amaliyat için uygun evrede olup olamdığını anlamak için mediastinoskopi denilen, boyundan yapılan bir kesiyle mediasten boşluğuna ışıklı boruyla bakılması ve bu işlem sırasında lenf bezelerinden örnek alınmasını içeren bir tetkik ayrıca yapılabilir.Eğer akciğer zarının iki yaprağının arasında sıvı birikmişse, hekiminiz kaburgaların arasından bir iğneyle girerek bu sudan patolojik inceleme için örnek alacaktır .Bu işleme ise torasentez adı verilir.

Nasıl Tedavi Edilir?

Küçük   hücreli dışı akciğer kanseri tedavisi:
Hastalığın erken evrelerinde (evre I ve II, bazı evre III hastalar)   ameliyatla tümörlü doku, etraftan bir miktar sağlam doku çıkarılarak, bazen   tüm bir akciğer lobu alınarak temizlenebilir. Genel olarak ameliyatla tamamen   çıkarıldığı ve çevrede hiç hastalık kalmadığı durumlarda başka tedaviye gerek   yoktur. Ameliyat sonrası hekiminiz sizi düzenli aralıklarla kontrole   çağıracaktır. Nadiren ameliyat sonrasında bazı hastalara ışın tedavisi   (radyoterapi) tavsiye edilebilir.
Ameliyatla çıkarılması mümkün olmayan evre III akciğer kanserinin esas   tedavisi ışın tedavisi (radyoterapi) ve ilaç tedavisi (kemoterapi) ve   radyoterapidir.Bu hastalarda iki yöntem sırayla uygulanır.

Evre IV akciğer kanserinde kemoterapi yaşam sürenizi 3-6 ay kadar uzatacak ve hastalığa ait şikayetlerin azalmasını sağlayacaktır. Ancak, bu evrede kesin tedavi kararı siz ve aileniz ile görüşüldükten sonra verilmelidir. Yaşamı çok uzatması beklenmeyen bir tedavi seçeneğinin yan etkileri nedeniyle hayat kalitenizi bozma olasılığı varsa hekiminizle bu konuyu tartışmanız uygun olacaktır. Evre IV hastalıkta, ışın tedavisi kansere bağlı ağrı, kanama veya kemiğe ,beyine yayılma söz konusu ise uygulanır.

Küçük Hücreli Akciğer Kanseri Tedavisi:
Bu kanser türünün tedavisine hastalığın sınırlı veya yaygın oluşuna göre karar verilir. Sınırlı hastalıkta kemoterapi ve radyoterapi ardışık veya eşzamanlı olarak uygulanır. Hastalığın beyine yayılma olasılığı yüksek olduğundan ayrıca beyine koruyucu amaçlı radyoterapi yapılır. Nadiren çok küçük çaplı tümörlerde cerrahi uygulanabilir.Yaygın hastalığın tedavisi ise kemoterapidir. Kemoterapiye çok duyarlı bir tümör olmasına rağmen tekrarlama riski çok yüksektir. Kemoterapi sonrası tekrarlamalarda hastanın şikayetlerine veya hastalığın yayılım bölgelerine göre radyoterapi uygulanabilir.

 

 

Paylaş:

Comments are closed.